Rauf Yekta Bey, Şark Musikisi Tarihi – 3

//Rauf Yekta Bey, Şark Musikisi Tarihi – 3

25/12/2018 / Anakronik Mecmua,

Rauf Yekta Bey, Şark Musikisi Tarihi [3] 

[17]

İKİNCİ MEBHAS

Tufandan evvel musiki – Hıtta-i Mısriyyeye [Mısır ülkesine] “mehd-i musiki” [musikinin beşiği] nazarıyla bakılması – Musikinin Mısır’da eski ve yeni hali

Musiki müelliflerimiz[1]musikinin hilkat-i Âdem’le beraber vücuda gelmiş olduğunu şu yolda beyan ederler:

“Cenab-ı Hakk, Âdem aleyhisselamı yarattığı vakit, emr-i ilahi ile Âdem’in cesedine ruh geldi ve nabızları harekete başladı. Âdem, isteyince şüphesiz sesini de çıkarıyor idi. Nabzın hareketleri arasındaki zamanlar bittabi birbirine müsavi [eşit] idi. Binaenaleyh musikinin iptidai unsurları olan savt ile usulün ikisi de Âdem’de mevcut bulunuyor idi. Hazreti Âdem, halikına [yaradanına] ibadet için mülayim ve ruhnüvaz [ruh okşayıcı] sesiyle tespih ve tehlil [kelime-i tevhit] eder idi. Âdem’den sonra Şit Peygamber’in dahi sesi gayet güzel idi.”

Şark müverrihleri[2]iptida udu icat ve imal eden zatın, Hazreti Âdem’in ahfadından [torunlarından] Kabil’in oğlu Lamek olduğunu söylerler ve udun suret-i icadı hakkında şöyle bir hikâye naklederler:

Lamek’in gayet sevdiği bir oğlu var idi. Çocuk bir gün hastalanarak vefat etti. Lamek, bu derece sevdiği oğlunu gözünün önünden ayırmak istemeyerek cesedini bir ağaca astı. Mürur [geçen] zamanla cesedin üzerindeki etler dökülerek, yalnız kalçası, bacakları, ayakları ile parmakları ve bir de kurumuş bağırsakları kaldı. Lamek bir ağaç parçasını dikkat ve ihtimamla yonttu ve buna

[18]

bir ud şekli verdi. Biçare Lamek udun teknesini sevgili oğlunun kalçasına, sapını bacağına, burgularını parmaklarına, tellerini de bağırsaklarına benzetiyordu. Lamek udunu bu suretle meydana getirdikten sonra üzerine at kıllarından yapılmış teller taktı. Tellerin gerilmesinden çıkan sesler kendisini o kadar müteessir etti ki udunu çaldıkça oğlunu hatırlar ve şiddetle ağlamaya başlar idi. Lamek ömrünün son günlerini bu udu çalarak geçirmiştir.

Yine Şark müverrihlerinin rivayetine göre davul ile defin mucidi de Lamek’in oğullarından Tubal’dir.[3]Lamek’in Zılal isminde bir kızı var idi ki o da çenk nevinden bir musiki aletinin mucididir.

Şark kitabelerinde bu yolda daha birçok rivayetler bulunmakla beraber kütüb-i semaviyeyi gözden geçirir isek ilk âlât-ı musikiyyenin mucitlerine dair bazı fıkralara tesadüf ederiz. Tevrat’ın “Hilkat-ı Âlem – Génèse” serlevhalı kısmının dördüncü faslında Lamek’in iki oğlu olup bunlardan birinin ismi Yabel olduğu zikredildikten sonra 21’inci fıkrasında da diğerinden bahisle:

“(…) ve karındaşının adı Yubal idi ki ol cümle tanburacıların ve mıskalcilerin başı idi” denilmektedir.

Garp müelliflerine gelince onlar da menşe-i musiki hakkında aynı fikirde bulunmaktadırlar. İtalyalı rahip Martini, çok kıymettar malumatı havi bulunan Musiki Tarihiunvanlı eserinde Hazreti Âdem’in taraf-ı ilahiden mazhar-ı talim ve ilham olduğunu, binaenaleyh bu meyanda musikiye de vâkıf olarak Halık-ı Teali hazretlerini musiki ile zikr ve tespih ettiğini farz ve tahmin etmektedir.

Bununla beraber aynı müverrih, eserinin biraz aşağısında Tubal’in yalnız musiki âlâtının değil, savtî musikinin de mucidi olduğunu ispat etmek istiyor; bu ise Hazreti Âdem’in Cenab-ı Hak tarafından talim ve ilham edildiği ve bu cümleden olarak musikiye de vakıf bulunduğu hakkındaki birinci faraziyesini nakzediyor.

[19]

Nitekim Tevrat’ta dahi Âdem’in musikiye vukufuna delalet edecek bir fıkra bulunup yalnız Tubal musiki âlâtının mucidi gibi gösterilmektedir.

Fikrimizce sınâatlerin tarihine ait bu gibi tetkikata esas olacak malumatı kütb-i mukaddesede aramak esasen doğru değildir. Mamafih tetkik edince anlıyoruz ki Tevrat’ın metni tufandan evvel sınâatlerin, ilimlerin ne halde bulunduğuna dair bize hiç de vazıh malumat vermemektedir. Zaten bugün eserleri, abideleri katiyen elimizde bulunmayan bir sınâate müteallik söylenecek sözlerin ne kıymeti olabilir? Çünkü asrımız müspet ilimler asrıdır ve faraziyeler, tahminler ile uğraşılan devirler çoktan geçmiştir.

Tufandan evvel musiki tarihini ihata eden karanlıklara rağmen elimizdeki müspet malumata şöyle bir nazar atfı da büsbütün faidesiz addolunamaz. Musiki müverrihlerinin zannına göre hilkat ile tufan arasında geçen 1600 sene zarfında musiki, hissolunur derecede terakki etmiştir.

Tevrat’ın yukarıda zikri geçen Hilkat-i Âlem unvanlı kısmının beşinci faslında ismi görülen kinnor namındaki çalgının eski Yunaniler nezdinde müstamel lir ve çeng nevinden bir alet olması memul bulunduğu gibi yine Tevrat’ta mezkur hakub isimli çalgının da –gayrımüsavi tullerde [uzunluklarda] kesilmiş birtakım kamış parçalarından yapılmasına nazaran– bizim mıskal dediğimiz neviden bir musiki aleti olduğu anlaşılmaktadır. Şu halde nefesle çalınan âlât ile telli sazların ve bir de davulların kable’t-tufan [tufandan önce] mevcudiyetine hükmedilmek lazım geliyor.

Yine Tevrat’ta: “Şit peygamber asrında ve Nuh peygamberin doğacağı esnada Şit oğullarının hâlıklarını temcit ve tehlil ettikleri” muharrer bulunmasına bakılınca o asırlarda savtî musikinin de vücuduna şüphe kalmıyor. Rahip Martini Tevrat’ın naklettiği bu vakaya, mezhebi ayinlere musiki girmesinin mebdei nazarıyla bakmaktadır.

Tufandan evvel musikinin bulunduğu hale dair bildiklerimiz bundan ibarettir. Tufan denilen felaket-i uzmâ [büyük felaket], her ne kadar bu vakadan evvel insanların vücuda

[20]

getirdikleri ümran ve medeniyet eserlerini tamamıyla mahvetmiş ise de Hazreti Nuh ile müteallikâtının kable’t-tufan mevcut sınaat ve ilimleri bilmedikleri de farz edilemez. Bu fikre mebnîdir ki muhtelif milletler nezdinde tesis eden rivayet ve itikatlar, sınaatlerin tarih-i icadını Nuh peygamberin yaşadığı asırdan başlatmaktadırlar.

Müverrih piskopos Ussher’in hesaplarına göre tufan vakası hilkatin 1656’ncı senesinde kable’l-milat 2348 tarihinde zuhura gelmiştir. Sular çekildikten sonra Nuh oğullarının ilk tesis ettikleri şehir, eskiden Mezopotamya denilen ve şimdiki Diyarbekir vilayetimizin bir kısmını teşkil eden kıtada vaki Şinar ovalarında bulunuyor idi. İşte bu şehirdendir ki muhtelif kavimler, sınaatler, ilimler dünyanın her tarafına yayılmıştır.

Nuh ahfadının etrafa dağılmaları milattan evvel 2281 tarihinde başlamıştır. Nuh oğullarından Sam’ın evlat ve ahfadı, belki de bizzat Sam, garp ve cenup taraflarına doğru ilerlemişler ve Mısır ve Finikya kıtalarında yerleşmişlerdir; hatta bazı kadim müverrihlere inanacak olur isek Nuh’u da beraberlerinde Mısır’a götürmüşlerdir.

Nuh’un diğer evlat ve ahfadı ise şark taraflarına müteveccihen yola çıkmışlar, oralarda Asurya, Babilonya, Hindistan, Çin devletlerini tesis etmişlerdir. Bu memleketlerde şüphesiz sınaatlerle, ilimlerle iştigal edilmekte ve bunların her gün bir derece daha terakkisine çalışılmakta iken –şurasını unutmamalıyız ki– dünyanın mütebaki aksamında dahi cehalet ve barbarlık olanca şiddetiyle hüküm-ferma bulunmakta idi.

Umumu müverrihler, hıtta-i Mısriyye’nin bilahare Avrupa memaliğine intişar etmiş olan beşerî ulum ve maarife mehd-i zuhur olduğunu iddia, ve bütün sınaatlerin mucidi Mısırlılar olduğunu kabul etmektedirler.

Her ne kadar musiki ile aynı zamanda diğer memleketlerde dahi iştigal edilmiş bulunacağı ve bunun münhasıran bir millete isnat edilemeyeceği bedihi [açık] ise de tarih-i musiki nokta-i nazarından dünyanın bir tarafında olsun bu sınaate bir başlangıç gösterilmek lazım

[21]

geldiğini, ve Mısır’dan başka hiçbir memleketin bu bâbda takaddüm-i iddiasına kıyam edemeyeceğini düşünür isek musiki ilminin ilk izlerini de medeniyeti bu kadar eski olan bir memleketin tarihi vakayii arasında taharri mecburiyetinde bulunduğumuzu teslim ederiz.

Kadim Mısır’ın tarihini örten meçhuliyet perdelerini kaldırmak henüz mümkün olamamıştır. Pek eski bir zamandan beri meskûn olduğu zannedilen bu memleket, milattan takriben 525 sene mukaddem İran krallarından Kambiz tarafından istila ve tahrip edilmiştir. Kambiz Mısır’ı fethettiği vakit oradaki mabetleri hedm [yıkmış] ve rahipleri katlettirmiş idi; Mısır tarihinin muharrer bulunduğu vakayinameler bu mabetlerde hıfzedildiğinden tahribat esnasında bunlar da tamamıyla mahvolmuştur. Şu kadar ki o zamanlara ait olarak bizlere intikal edebilen rivayete göre iptida Mısır’a ayak basarak orada tavattun edenler [oraya yerleşenler] Nuh evladından Sam ve oğulları ile bunların kavim ve kabilesi idi.

Bazı müverrihler Nuh ile Mısır mabutlarından Osiris’in aynı şahsiyet olduğu fikrindedirler. Mabutların menşei hakkında Bibliyoteknamıyla büyük bir kitap yazan Yunan-ı kadim müelliflerinden Apollodor, Mısır’da musikinin icadını, mabut Osiris’in kâtibi ve aynı zamanda Mısır mabutlarından biri olan Hermes Trimejist’e isnat etmektedir. Bu icadın ne suretle vukua geldiğine dair Apollodor şöyle bir hikâye naklediyor:

“Nil Nehri her sene mutat olduğu vechle taşmış ve Nil’in suları çekildiği vakit karada cansız birtakım bahrî hayvanların kabukları kalmış idi; bunların içinde boş bir kaplumbağa kabuğu da bulunuyor idi. Güneş kaplumbağanın etlerini çürütüp kuruttuğu için kabuğun içinde yalnız sinirler ile kıkırdakları kalmış idi ki bunlar da hararetin tesiriyle gerilerek ses çıkaracak bir hale gelmişler idi. Bir gün Nil sahilinde gezerken Hermes’in ayağı bu kabuğa çarptı ve kabuktan bir ses çıktığını duydu. Hermes bu sesten o kadar mütelezziz oldu ki muahharen [sonradan] lir-lyrenamını alan neviden telli bir çalgı

[22]

imali fikri bu münasebetle hatırına geldi. Vakıa Hermes iptida yaptığı lirin şeklini, bir kaplumbağa kabuğuna benzetmiş ve üzerine de kurutulmuş hayvan sinirlerinden mamul teller takmış idi.”

Görülüyor ki bu hikâye, Hermes’e musikiden ziyade lirin mucidi nazarıyla bakılması doğrusu olacağını ispat ediyor. Mamafih Nuh ile Osiris’in başka başka zatlar olmadığını kabul ettiğimiz takdirde Hermes’in musiki mucitliğini de kabul etmekliğimize mana kalmaz; çünkü evvelce de söylediğimiz vecihle Nuh, kable’t-tufan [tufandan önce] mevcut ve mütedavil ilim ve fenlere vâkıf olduğundan bunları tufandan sonra yanındakilere ve kavim ve kabilesine öğretmiş olacağına iştibah [şüphe] edilemez.

Diğer taraftan bazı müellifler de[4]eski Mısırlılar arasında iptida icat edilen sazın lir olmadığını iddia etmekte ve mabut Osiris’in daha evvel flavtayı icat etmiş olduğunu yazmaktadırlar. Musiki ulemasından Kirscher, Mısırlıların pek kadim zamanlardan beri flavtalarla terennüm ettiklerini ve bu flavtaları Nil nehri kenarlarında yetişen lotus dedikleri kamıştan yaptıklarını rivayet etmektedir. Bununla beraber Mısırlıların öküz boynuzu şeklinde eğri bir flavtaları daha var idi ki müverrih-i musiki Burnei’nin dediğine göre Mısırlılar “fotinks” namını verdikleri bu flavtaları iptida öküz boynuzundan yapmışlar ve sonraları başka maddelerden de imal ederek bunların istimalini ruhani merasime tahsis etmişler idi.

Mısırlıların flavtadan başka üç nevi çalgıları daha var idi. Bunların biri, “trigon” dedikleri müselles şeklinde bir nevi çenk idi ki rivayete göre iptida Frigyalılar[5]tarafından ihtira edilmiş ve muahharen [daha sonra] Mısır’da dahi kullanılmıştır. İkincisi, kanun şeklinde bir çalgı idi ki bu da

[23]

Mısırlıların mukaddes öküzleri Apis şerefine icra edilen merasimde çalınmaya mahsus idi. Üçüncüsü, beyzî şekilde [oval] madeni levhalardan yapılmış “sister” dedikleri bir çalgı idi; Mısırlılar bunu da muharebelerde boru yerine kullanırlar idi.

Hermes tarafından icat edilen en eski lirin kaç telli olduğu meselesi müverrihler arasında birçok kıylükaller [dedikodular] vukuuna sebep olmuştur. Bazı müverrihlerin iddiasına nazaran bu lirin yalnız üç teli var idi. Bu tellerin her biri, senenin münkasim olduğu [bölündüğü] üç fasıldan birine tekabül ediyordu; çünkü Mısırlılar, seneyi kış, ilkbahar, yaz, namıyla üç fasla ayırırlar idi. Lirin tellerinden birincisi tiz, ikincisi orta, üçüncüsü pest bir ses çıkarır ve bu seslerden pesti kışı, ortası ilkbaharı, tizi de yazı temsil eder idi.

Bir kısım müverrihler de iptidai lirin üzerine dört tel bağlandığını ve bu tellerden birincisi ile dördüncüsü arasında bir sekizli (octave) bulunduğunu, birinci ile ikinci ve üçüncü ile dördüncü teller arasında dahi dörtlü (quarte) olduğunu yazarlar ki bu hesapça dört telli lirin tellerinden mesela rast, çargah, neva, gerdaniye nağmelerinin çıktığına hükmedebiliriz.

Üçüncü kısmı teşkil eden müverrihler dahi kadim lirin yedi telli olduğunu iddia ederler. Öyle zannederiz ki bu ihtilafların hudusü [ortaya çıkması] müverrihlerin Mısır’da müstamel [kullanılan] lirler ile eski Yunanilerin lirlerini birbirine karıştırmalarından veyahut bu alet-i musikinin muhtelif devirlerde şeklen uğradığı [değişiklikleri] nazar-ı dikkate almamalarından ileri gelmektedir.

Musiki müverrihlerinin lirin şekli hakkındaki sözleri de birbirini tutmamaktadır. Birtakım âsâr-ı atîka zuhur ediyor ki bunların üzerinde lirin muhtelif şekillerde yapılmış resimleri görülmektedir. Filvaki bazı mahallerde mahkûk bulunan lirlerin bir kısmı öküz kafasının boynuzlarıyla cepheden

[24]

görünüşüne, diğer bir kısmı dahi kaplumbağa kabuğuna benzemektedir. Bunun sebebi de ihtimal ki liri imal edenlerin sınaat zevklerinin tehâlüfü [farklılıkları] veyahut kullandıkları mevad-ı iptidaiyyenin [basit maddelerin] cins ve nev’inin başkalığından ibarettir.

Mısırlılarca Hermes’e yalnız lirin mucidi nazarıyla bakılmamakta, bu mabudun lire mahsus bir terennüm tarzının da vâzı olduğuna [mucidi] itikat edilmekte idi; nitekim Hermes’e isnat edilen kitaplar arasında Savtın Tabiat ve Hevası ve Lirin Usul-i Terennümü unvanlı bir eser bulunmaktadır.

Şekil 7.

Birçok asırlar esnasında musiki, Mısır’da yalnız rahiplere mahsus bir sınaat addedilmiş ve münhasıran ruhani ayinler ile fevkalade merasim esnasında musikinin istimaline [kullanılmasına] cevaz gösterilmiştir. Mürur [geçmiş] zamanla musiki, halk tabakaları arasına yayılmış ise de Eflatun’un beyanatına nazaran beynelahali [halk arasında]

[25]

çalınacak musiki parçalarının tahrif edilmemesi bir kanun ile tahtı mecburiyette bulunmakta ve o tarihlerde Mısırlılar arasında kitabet-i musikiyye usulü malum olmadığından bu parçaların ağızdan ağıza intikal ettikçe uğradığı tahrifattan dolayı müsebbibleri daima cezaya çarpılmakta idi. Bütün bu müşkülata rağmen Mısır’da musiki tedricen terakki etmiş ve bir taraftan mevcuduna ilaveten yeni sazlar icat edildiği gibi lir de birçok ıslahata uğrayarak iptidai şekli daha mükemmel ve muntazam bir hale konulmuştur. 19. asır evailinde [başında] Teb (Thèbes) şehri civarında icra edilen taharriyât [araştırmalar] esnasında Mısır krallarından kable’l-milat [milattan önce] 15. Asırda hükümranlık eden IV. Ramses’e ait bir mezar meydana çıkarılmış ve bu mezarın dahilî duvarlarının birisinde suluboya ile yapılmış bir harpa (harpe) [arp] resmi bulunmuştur. Bu resmin bir sureti Fransız musikişinaslarından Rambosson tarafından yazılan kıymettar bir eserden[6]naklen karşıki sahifeye Şekil 7’ye derçedilmiştir. Resmin tetkikinden, bu harpanın asrımızda Avrupa’da yapılan harpalar gibi amûdî [dikine] direği bulunmadığı ve üzerinde on üç teli olup şekil ve tarz imalinin gayet zarif ve üstadane olduğu anlaşılmaktadır.

Mısır’da seyahat eden Biurus, bunun Mısır krallarından Sesostris zamanında (kable’l-milat 1330) ve daha evvelki zamanlarda kullanılan harpalardan birinin resmi olduğunu zannetmektedir. Biurus’un fikrince bu harpanın resmi, Mısır’da musikinin ve musiki âlâtının iptidai halleri hakkında o tarihe kadar Avrupa’ca hasıl edilen efkârın doğru olmadığını göstermiştir; bu aleti musikinin şekli, tezyinâtı, vüsatı –birçok Yunan müelliflerinin sözlerinden ziyade– ispat ediyor ki kadim Mısır’da hendese, musiki, bu harpanın yapıldığı asırda son derece-i tekemmüle vasıl olmuş idi; bu hale nazaran bizim Mısır’da sınaatlerin mebde-i icadı zannettiğimiz zamanların orada ulum u fünunun teceddüdü ve ihyası devirleri olmasını kabul etmekliğimiz zaruret kesp ediyor.


[1]Ez-an cümle [bu cümleden olarak] Hoca Abdulkadir Merâgi’nin Camiü’l-Elhan namındaki kitabının beşinci faslına müracaat ediniz.

[2]Mesudî’nin “Mürûc’üz-Zeheb”i. Paris tabı, cilt 8, sahife 89.

[3]Garp müverrihleri bu ismi Jubalsuretinde yazdıkları gibi Tevrat’ın 1827 senesinde Paris’te basılan Türkçe nüshasında da aynı isim Yubal tarzında muharrerdir.

[4]Athénée’nin Banquet des Savantsnamındaki eserine bakınız.

[5]Frigya, şimdiki Ankara şehri havalisine oraların Türk’ler tarafından fethinden mukaddem verilen isimdir.

[6]Les harmonies du son; par J. Rambosson, Firmin-Didot et Cie. Paris 1878.

| 2018-12-25T20:20:54+00:00 25 Aralık , 2018|Mecmua|0 Comments

Yazar Hakkında: