Çağdaş Sanat ve Türk Müziği

//Çağdaş Sanat ve Türk Müziği

19/12/2019 / Genel / Hasan Baran Fırat,

Çağdaş Sanat ve Türk Müziği

Geçtiğimiz son birkaç aydan beri bir çağdaş sanat eleştiri furyası esiyor, eleştiri diye nitelesem de, söz konusu niteliksel bir eleştiri değil, topyekûn çağdaş sanatın varlığına yönelik bir sorgulama. Son zamanlarda bu sorgulama sıkça toplum nezdinde özellikle sosyal medya üzerinden yapılıyor olsa dahi, zaman zaman sanat camiası içinden de benzeri çıkışları gözlemliyoruz. Yakın zamanda ise Meksikalı sanat tarihçisi ve eleştirmeni Avellina Lesper’ın sosyal medyada defalarca kez izlenen, bir isyan niteliğindeki röportaj video kaydı[1], toplum nezdinde de ciddi bir karşılık buldu ve konuyu bir kez daha öne çıkardı. Çağdaş sanat bir aldatmaca mı? Ya da gerçekten sanat mı?

Maurizio Cattelan’ın Sistine Şapeli ve Amerika isimli işi

Birkaç gün önce ise İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’ın ‘Duvara bantlanmış muz’ (‘Comedian’) işi 120 bin dolara alıcı bulunca, daha evvel müzede yere bırakılarak unutulan gözlük, Bedri Baykam’ın 100 bin dolarlık boş çerçevesi veya çöp zannedilerek atılan sanat eseriyle seyrettiğimiz çağdaş sanata yönelik hınç boşalmasının yeni bir örneğine daha şahit olduk. Bu hıncın ardındaki patolojik sebeplerin ise çok da derinlerde olduğu söylenemez. Ali Şimşek, Lesper’in videosunun yankıları üzerine verdiği söyleşide durumu şöyle değerlendiriyor; “(…) çağdaş sanatın hazır nesnelerle gündelik hayatın aynısını sahneye getirmesiyle izleyici eziliyor ve şöyle diyor ‘anlayamadığım bir şey mi anlatmak isteniyor’ (…) insanlar sıradan bir poşeti müze duvarında görmek istemiyor”[2]. Barış Acar ise bu eleştirilerin ortak noktası olarak ahlakçılıktan beslenen nomos’a bağlılığı gösteriyor. Bu bağlılığın ardındaki derinlik arzusu ve sanata yüklenen “derin gerçek”i açığa çıkarma ödevinin nasıl çağdaş sanatı itibarsızlaştırmaya hizmet ettiğini vurguluyor[3]. Avangard sanattan aldığı mirası taşıyan çağdaş sanat hiç şüphesiz her açından elitist bir kimliği haiz. Peki belli bir zümre içerisinde paylaşılan, çoğalan, kitlelerin dikkatini ancak sermaye aktarımına araç olması ile çekebilen, bu çağdaş sanat ürünlerinin anlaşılması gerçekten bu kadar zor mu? Ya da gerçekten ezici çoğunluğun sorduğu gibi, bu eserler bir şey anlatmıyor mu?

Kavramlara boğulmuş, türlü göndermelerle sulandırılmış bu “sanat” ürünlerinin ekseriyeti için böyle bir anlam arayışından bahis etmek elbette mümkün değil. Şüphesiz, “Çağdaş sanat” kategorisinin elverişli bir etiket mertebesine yükselmesi doğrudan doğruya müzayede piyasalarındaki gelişmelerle ilişkili.[4] Öte yandan tam da çağdaş sanattaki yaygın pratikleri, toplumdaki rahatsızlıklara paralel bir şekilde dillendirmeye çalışan Catellan’ın comedian’ı ve ona yönelik eleştiriler ironiyi bir nebze daha yukarı taşıyor. Duchamp ve Avangardlar ile başlayan hayatın sanata dahil olması süreci, gerçek hayatın bayalığını, sanatın bayalığına karıştırdı ve kutsal olana, yüce sanata yer bırakmadı. Peki gerçekten rahatsızlık bu kutsallığın kaybı mı yoksa alışılagelmiş formlar aracılığıyla ulaşılması beklenen estetik hazzın kaybı mı?

Sanatın ne dirliği, bir kez daha ve son kez olmamak üzere yine tartışılıyor. İnsanoğlunun çok erken dönemlerde gayet işlevsel sebeplerle -zanaattan- başladığı sanat macerası önce ona yüklediği metafiziksel anlamlandırmalar ile kutsal bir nitelik kazandı. 19. Yüzyılda ise sanatçı bu vasfı edindi. Romantizm ile birlikte, modernlik, gerçekliğin söküldüğü ayrıntılı analizlerin altın çağıydı. Empresyonizmle başlayıp soyutlamayla süren bu analizler, alımlamaya, duyumsamaya, nesnenin yapısına ve formların parçalanmasına ilişkin bütün deneylere açıktı. Ve başta Dadacılar eliyle estetik formların hükmü nihayet kırıldı. I. Dünya savaşı sonrası sanatı da yeni bir gelecek bekliyordu. Freud’un bastırılmış iç dünyamıza yönelmeye daveti veya Einstein’ın her an her yerde var olan göreceliliği gerçeklik algısını bir dahi geri dönülmemek üzere değiştirdi. Artık Rönesans’tan beri süre gelen tasvir ve taklide dayalı sanat ile yetinmek mümkün değildi. Bugün ise sanat en az estetik, duyusal fenomenlere dayalı olduğu kadar ussal, bilişsel bir niteliğe sahip. Kant’ın kavramsız olan, hakkında konuşulamaz alanı, artık üzerine en çok konuşulan alanlardan biri[5]. En kısa özeti ile, sanat duyusal olandan bilişsel olana bir geçiş yaşadı ve buna paralel metafiziksel boyutu tartışmaya açıldı. Bugün ise çağdaş sanatın özgürleştirici niteliği, yine temsilcileri eliyle, comedian’da olduğu gibi tartışmaya açılıyor. Çağdaş sanat, yeni sanat ya da her ne ise bugünün sanatı hangisi üzerinde temellenmeli duyusal mı olmalı, bilişsel mi? Ya da daha nadir olan, bir başka İtalyan sanatçı Jago’nun örneklerini verdiği gibi her ikisinden biraz mı? Bu sorunun farklı muhataplardan farklı cevaplar aldığına şahit oluyoruz. Ancak ben de artık saf estetiğe dayalı bir sanatın imkan dahilinde olmadığı kanaatini taşıyorum. Bununla beraber sanatın hiç değişmeden devam eden bir özelliği var ise oda dilin dışında, dolayımın emrinde bir iletişim aracı olduğu gerçeğidir.

Jago’nun sırasıyla “Termini”, “Attraverso ” ve “Apparato circolatorio” işlerinden görseller[6],

Peki yine sine-i musikiye dönecek olursak, bu ahval ve şerait içinde yine her fırsatta dillerden düşürülmeyen “yeni Türk müziği” bu tartışmaların neresinde kalıyor. Müzik ile sanatın geçirdiği bu dönüşümler arasındaki bağın kurulamaması, belki de müzikoloji ile sanat tarihi arasındaki kopukluktan kaynaklanıyor ve bu sadece ülkemize has bir problem değil. Ancak bu bağın tanımlanabildiği ölçüde söz konusu sanat alanının güncelliğinden bahsedebilmek mümkün oluyor. Bugün icra edile gelen Türk müziği adına ne derece bir güncellikten bahsedebiliriz? Ya da bu duyusal-bilişsel sanat ayrımından hareketle nasıl bir sanat anlayışına sahibiz?

En basit tabiri ile “söyleyecek yeni bir şeyi” olmadıkça sanatçı niçin yeni bir estetik form ihtiyacı içinde bulunsun? belki de önce bu sorunun yanıtlanması gerekiyor. İdealist bir sanat kavrayışına dikkat çeken bu Hegelyan tavrı Türk müziği üzerinden değerlendirmek belki bazı soruları yanıtlamamıza yardımcı olabilir. Türk müziğinin ikonolojisini yaparak, genel ideali üzerine bir çıkarım yapmak elbette ki hiç kolay değil ancak Itri ve İsmail Dede’nin dünyasındaki farklıklar onları ne gibi farklı form ve araçlar kullanmaya itmişti. Cemil Bey, niçin büyük formda eserler vermek yerine, farklı müziklerin peşinden koşarak bir avcı misali yakaladığı melodileri kendi yeniden inşa ettiği yarı-besteli serbest taksim formunda ifade etmeye çabaladı. Niyazi Sayın, Necdet Yaşar ve İhsan Özgen ile yeşeren müşterek taksim ve ritmin bir adım daha geriye atılarak kalıpların gevşetilmesi ne gibi bir temele dayanıyor idi. Bu gibi değişimlerin hepsi söz konusu müzisyenlerin içine doğdukları geleneksel formlar ile yetinmeyip, kendilerini ifade etmek için yeni arayışlarda bulunmaları sonucu ortaya çıkmıştır.

Yeni bir form, yeni bir müzik icra etme zorunluluğu ile şekillenen fakat üzerinde temelleneceği hiçbir idealin, bir fikrin olmadığı bu “yeni müzik” girişimleri suya yazı yazmaktan tamamen farksız. Son yıllara bakıldığında, herhangi bir yeni müzik tartışmasının ilk akla gelen isimleri Göksel Baktagir & Yurdal Tokcan, İncesaz, Derya Türkan ve Erkan Oğur dışında başka bir başvuru kaynağı var mı bilemiyorum. Bunlardan hangisi gerçekten tutarlı bir zeminde, gelenek ile bağlantılı bir şekilde kendini geleceğe aktarabilecek tartışma konusu. Erkan Oğur’un eşsiz köyden kente geçişin müziği mi, Derya Türkan’ın globalleşen dünyaya eklemlenen “dünya müziği” mi, Baktagir ve Tokcan’ın rafine yeşil-arabeski mi, İncesaz’ın dizi müzikleri mi, Cihat Aşkın’ın batı müziği orkestrası ile çaldığı saz eserleri mi[7], yoksa bunları gelenek ile ilişkili bulmayan genç icra grupları arasında primitif orkestrasyonlar ile yaygınlaşan, naif ama dinamik icra stili mi yeni müzik olarak nitelendirilmeli bilemiyorum.

Türk müziği eğitimi süresince de öğrencilere empoze edilen müziği sadece müzik olarak ele alan, teknik bazı yeterlilikleri öğrencilere kazandırmaya çalışan anlayış bence Türk müziği alanındaki çölleşmenin en önemli nedeni. Enstrümanı üzerinde kazandığı teknik ve makam kavrayışı ile belli bir kitle karşısında para edebilecek bir kabiliyeti edinen müzisyen profili, kalan ömrünü bu cambazlığı sergileyerek tamamlıyor. Kavram olarak ya da duyusal olarak sanat bir kenara dursun, müziğin son yüzyıldaki evriminden dahi haberdar olmayan bir icracının elbette ki çağın gereksinimlerinden haberdar olması beklenemez. Başka sanatlarla ilgilenin tavsiyesi ile kendini ebrudan hatta, tezhipten tesbihe atan müzisyenlerin, tavsiyenin kastı ile hiçbir ilişki kuramaması gerçekten çok üzücü.

Manda yuva yapmış söğüt dalına 

Yavrusunu sinek kapmış gördün mü

 

Sabahleyin erken çifte giderken

Öküzüm torbadan düştü gördün mü

 


[1] https://www.youtube.com/watch?v=pgF9nate2J0&t=4s

[2] https://www.youtube.com/watch?v=uR6kkJGLWTU

[3] https://www.artfulliving.com.tr/sanat/cagdas-sanatin-itibarsizlastirilmasi-kime-yarar-i-6606

[4] https://www.e-skop.com/skopbulten/cagdas-estetik-cagdas-sanat-nedir/2718

[5] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, çev. Ionna Kuçuardi-Ülker Gökberk- Füsun Akatlı, Türkiye Felsefe Kurumları Yayınları, Ankara, 1991.

[6] https://jago.art/en/artworks/

[7] https://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/1367703-cihat-askin-asil-cagdas-turk-muzigi-yeni-turk-muzigi-hareketidir. Ya da Cemil Bey’in birkaç tele birden vurduğu sekansları çok seslilik olarak niteleyen Mutlu Torun’un müziği mi?

| 2020-05-18T14:44:56+00:00 19 Aralık , 2019|Genel|0 Comments

Yazar Hakkında: