Bekir Sıtkı Sezgin’in Benzersiz Durumu

//Bekir Sıtkı Sezgin’in Benzersiz Durumu

11/04/2018 / Genel / Bülent Aksoy,

Bekir Sıtkı Sezgin’in Benzersiz Durumu*

Bekir Sıtkı Sezgin’in musıki hayatında İzmir’in önemli bir yeri var.  İzmir doğumlu olmadığı, bu şehre sonradan yerleştiği halde birçok kimse onu İzmirli sanmıştır. Musıkide yabana atılacak bir şehir değildir İzmir. Istanbul’un iyi bir takipçisidir. İzmir’in etkisi yalnızca şehrin içinde değil, civarındaki kasabalarda da hissedilir. İzmir ve çevresinin halk musıkisi de makam musıkisinin zevkini taşır; “İzmir türküleri”nin Istanbul türkülerinden farkı yoktur. Sadece yirminci yüzyılda değil, daha önceki yüzyıllarda da bir musıki çevresi vardı orada. Bu çevre içinde dikkate değer meşk silsileleri oluşmuştu. Bu yörede yetişmiş yahut bu şehrin musıki çevresine girmiş, ondan beslenmiş olan birçok musıkişinasın adı tarihe geçmiştir. 1950’li yılların hemen başında kurulan İzmir radyosu işte bu çevre için bir çekim merkezi olmuştu.

İzmir’den doğmuş bir sanatkârdır Bekir Sıtkı. İsmini ilkin orada duyurdu; o da İzmir’i hiçbir zaman unutmadı. Başta Rakım Elkutlu (“Rakım Hoca” derdi o) olmak üzere İzmirli bestekârların eserlerini konserlerinden hiç eksik etmedi. Bende bir radyo konserinin kaydı var; bu programda sadece İzmirli bestekârların eserlerini okumuş; Tanburî Ali Efendi, Rakım Elkutlu, Ali Rıza Avni gibi.

Musıki uğraşını Istanbul dışında sürdüren bestekârlar, icracılar ancak Istanbul’a geldikten sonra tanınırlar. Fakat Bekir Sıtkı örneğinde tersi oldu; bizler onun için İzmir’e kadar gittik.  Herkes gibi ben de Bekir Sıtkı ismini İzmir radyosundan duydum.  Daha ilk dinleyişimde çok seçkin bir okuyucu ve çok güzel bir okuyuş üslubu ile karşı karşıya olduğumu hissetmiştim. Okuyuşundaki mükemmel ahenk daha ilk notalarda kulağımı okşamaya başlamıştı. Üstelik, Itrî’ nin nevâ kârı, pençgâh bestesi (“Hem sohbet-i dildâr ile mesrûr idik evvel”) gibi kimsenin el sürmediği ağır eserleri solo olarak okuyordu. Neva kâr gibi uzun soluklu bir eseri Münir Nurettin Selçuk 1940’larda plağa okumuş ama ondan sonra hep korolardan dinlemiştik. Bu kâr yıllar sonra ilk defa solo olarak seslendiriliyordu. Sadece o mu, daha nice, çoğu yakası açılmadık eserler… İzmir radyosu o yıllarda, şehir merkezi dışında rahatça dinlenemez, başka istasyonların araya karışmasıyla parazitler, cızırtılarla yayın çok kere boğulur giderdi.  Ben 1960’ların ikinci yarısında sırf Bekir Sıtkı’yı dinleyebilmek için İzmir radyosunu açar, yarı umutsuz bir halde kulak kesilirdim. Musıkinin hasını arayanlar yeni parlayan bir yeteneği, Bekir Sıtkı Sezgin’i dinleyebilmek için İzmir radyosuna koşmuşlardır o yıllarda. Neyse ki, bir Ali Rıza Avni vardı aynı radyoda. Onun  “Ses ve Saz Dünyamızdan”  adlı haftalık programlarını benim gibi musıki tiryakileri unutamaz. Hiç kaçırmazdım haftada bir yayımlanan bu yarım saatlik programları. Bu programlar TRT’nin ortak yayını olduğu için, İzmir dışında da temiz bir şekilde dinlenebiliyordu. Bekir Sıtkı Sezgin’in İzmir radyosu stüdyolarında özel olarak kaydedilen bazı icraları Ali Rıza Avni’nin bu dizi programlarında tekrar tekrar yayımlanıyordu; ben de bunları tekrar tekrar dinledim. İyi ki yayımlandı, yoksa Istanbul dışındaki musıki çevreleri Bekir Sıtkı Sezgin’i nasıl tanıyabilirdi ki?

Bekir Sıtkı Sezgin’i ben hiç kimsenin tavsiyesi olmadan, kendiliğimden keşfetmişimdir İzmir radyosunda.  Ama onu dinleyen her insan, musıkiden biraz nasibini almışsa, derhal kulak kesilir. Tanburî Necdet Yaşar anlatmıştı onunla nasıl tanıştığını. Necdet Yaşar 1964 yılında Safiye Ayla’ya eşlik etmek için gittiği İzmir’de kendisini ziyaret etmek üzere elinde bir tanburla oteline gelmiş Bekir Stkı Sezgin. Hoşbeşten sonra bir iki eser okumak istemiş. O sırada Necdet Yaşar geriye kaykılmış, koltuğunda rahat bir şekilde gömülmüş bir halde oturuyormuş. Bekir Sıtkı Sezgin daha şarkıya başlar başlamaz, Necdet Yaşar, “Dur, dur…” demiş, “Senin gibi bir sanatkâr böyle dinlenmez, biraz kendime çeki düzen vereyim!..” Biraz sonra, “Şimdi yeniden başla okumaya…” diye eklemiş. Bekir Sıtkı Sezgin’i tanımadığı için böylesi bir sesle, böylesi bir okuyuşla karşılaşacağını tahmin etmiyormuş… Necdet Yaşar’ın da sanata, sanatkâra duyduğu derin saygıyı göstermesi açısından anılmaya değer bir hâtıradır bu.

Necdet Yaşar, Bekir Sıtkı Sezgin Istanbul’a geldikten sonra pek çok konserde kendisine eşlik etti. Onun okuyacağı eserlerden önce ettiği taksimlere Necdet beyin ne kadar önem verdiğini biliyorum. Böyle pek çok taksimi vardır. Birbirlerine verdikleri ilhamla ortaya çıkan bu saz-söz ahenginin mahsulü olan icralar bir albümde yayımlanmayı hak edecek kadar değerlidir.

Bekir Sıtkı Sezgin 1975’te Istanbul’a geldi; bir yandan radyoda okuyor, bir yandan da salon konserleri veriyordu. Bir süre sonra, yeni açılan konservatuvara da hoca olarak girmişti.   Istanbul’da Gümüşsuyu’ndaki Sheraton otelinde (bu bina bugün Intercontinental otelince kullanılıyor) verdiği bir konseri hatırlıyorum; yıl 1977, 11 Ocak. O akşam orada bulunan benim gibi pek çok kimsenin unutamadığı bir konserdir bu. Kendisine sadece iki saz, Niyazi Sayın ile Necdet Yaşar eşlik etmişti. Konser Zekâi Dede’nin sûzidil ilahisinin (“Yüce sultanım / Derde dermanım / Bedende cânım /  “Hû” demek ister “) sadece sazlarla çalınmasıyla başlamış, bunu  Abdülhalim Ağa’nın aynı makamdan bestesi (“Hırâmân ol çemenlerde gel ey serv-i revânım gel”) takip etmişti; daha sonra da Dede Efendi’nin sûzidil durağı  (“Ayağı tozunu sürme çekelden gözüme”), Tanburî Ali  Efendi’nin “Kani yâd-ı  lebinle hûn-i dil-nûş ettiğim demler” diye başlayan sûzidil ağır semaisi ile Yesari Asım’ın şarkısı (“Yüzyıl o güzel gözlere baksam”). İkinci bölümde Niyazi Sayın ile Necdet Yaşar saz eserleri, beraber taksimler çaldılar. Son bölümde de Zaharya’nın, Hacı Arif Bey’in, Rakım Elkutlu’nun eserleri vardı.  Üç seçkin musıkişinasın sunduğu bir musıki ziyafetiydi bu, ama başka bir açıdan da dikkati çekmiş olması gereken bir program sunmuştu Bekir Sıtkı Sezgin. O da şuydu: durak, ilahi gibi dinî eserler ile dindışı eserler aynı konserin aynı bölümünde herhalde ilk defa bir araya getiriliyordu. Ama bir tesadüf değildi bu… Daha sonra vereceği nice konserde murabbaların, semailerin, şarkıların durak, tevşih, ilahi türlerindeki eserlerle hiç yadırgamamıza meydan vermeden kaynaştırıldığını görecektik. Doğrudan doğruya dinî musıki konseri verdiği de oldu; 1992 yılının Mart ayında Istanbul televizyonunda Ramazan dolayısıyla verdiği konser baştan sona dinî eserlerden meydana geliyordu.  Böylesine çok-yönlü bir musıkişinastı.

Burada bir nokta üzerinde durmak lazım. Osmanlı geleneğinde dinî musıki ile dindışı musıkisi ayrılmazdı. Musıkiye başlayanlar her iki musıkiyi ayırt etmeden birlikte öğrenirlerdi. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında musıki dünyasına atılıp da bu geleneğin bütünlüğü içinde yetişenler parmakla gösterilecek kadar azaldı. Bekir Sıtkı Sezgin işte bu parmakla gösterilecek musıkişinaslardan biriydi. Konserlerinde dinî eserlere sık sık yer vermesinin ardında böyle bir gelenek duygusu yatıyordu.

Konserleri arasında, 11 Temmuz 1976’da Istanbul festivali çerçevesinde Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusunda Bâbüssaâde önünde kurulan sahnede, Cevdet Çağla, Nihat Doğu, Fırat Kızıltuğ,  Mutlu Torun, Erol Deran, Necdet Yaşar, Niyazi Sayın’ın eşliğinde verdiği konserin bir musıki ziyafeti olmanın ötesine geçen özel bir anlamı vardır. Bu konseri dinleyenler arasındaydım.  Nice yıllardır böylesine ciddi bir solo konser verilmemişti bu ülkede.  Okunan eserlerin hepsi bu musıkinin çok ağırbaşlı ama her zaman dinleyemediğimiz örnekleriydi. Bir kısmını hatırlatayım:  Kâtip Çelebi’ye  mal  edilen hicaz peşrev,  Abdülhalim Ağa’nın hicaz  bestesi (“Olmada diller rubûde gamze-i  câdusuna “), İbrahim Ağa’nın ağır semaisi (Güller kızarır şerm ile ol gonce gülünce),  Tab’î’nin yürük semaisi  (“Tâkat mi gelir sevdiğim  ol işve vü nâze”),  Neyzen Rıza Bey’in sabâ yürük semaisi (“Bezm-i gamını sahn-ı gülistâna değişmem”); bunları Mahmut Celaleddin Paşa’nın, Musullu Hafız Osman’ın, Hacı Arif Bey’in,  Rakım Elkutlu’nun gene en süzme şarkıları takip etti. Birinci bölüm bu şekilde tamamlandıktan sonra Niyazi Sayın ile Necdet Yaşar’dan saz eserleri, müşterek taksimler dinledik. Konser, hiç “sulandırılmadan”,  hepsi ağırbaşlı olan şarkılarla tamamlandı. Bu konserin bis parçası da Muhlis Sabahattin’in kürdilihicazkârı, “Ey benim baht-ı yârim / Gönlümün tahtı yârim” mısralı şarkısıydı.  Güftesindeki o nâzende-edâyı bestesiyle de tecessüm ettiren bu şarkıyı aynı duygulu edayla, dimağda unutulmaz bir lezzet bırakacak biçimde okudu. Düşünün, bu güzel şarkı, bis parçasıydı, yani en hafif parçasıydı o konserin…  Münir Nurettin Selçuk’tan sonra gelen hanendeler arasında bir anda ön sıraya geçmişti Bekir Sıtkı bu konseriyle. Daha sonraki konserlerini de aynı ciddiyetle sürdürdü. Konserlerinin amatör işi kayıtları hayranları arasında elden ele dolaştı durdu.

Topkapı konserinde okunanlara benzer nadide eserleri biz hiç mi dinleyemiyorduk o zamana kadar?  Dinliyorduk, ama Ankara, Istanbul radyolarındaki klasik Türk musıkisi korolarından dinleyebiliyorduk; solistlerden değil. Radyoların solistleri, bir iki istisna dışında, genellikle Hacı Arif Bey-Şevki Bey öncesine gitmeyen, daha çok yirminci yüzyılın belli başlı şarkı bestekârlarının en tanınmış şarkılarını alırlardı programlarına; murabbaları, ağır semaileri, yürük semaileri, bunlar ayarındaki seçkin şarkıları nadiren okurlardı; o da radyoda tabii. Radyo dışındaki ortamlarda ağır eserler okuyarak konser vermek, hele bir buçuk iki saat kadar sürecek bir konser boyunca dinleyici ilgisini ayakta tutabilmek değme hanendenin göze alabileceği bir iş değildi.

Sanat olaylarının kendi özel şartları içinde değerlendirilmesi gerekir. Bu konser de böyle değerlendirilmeli. O günlerin musıki ortamını, şartlarını bilmeyenler bu konserin seviyesini yeterince takdir edemezler. Topkapı konserinin verildiği 1976 yılından sonra, böyle ciddi konserler verilebileceği inancı güçlendi; yine de eklemek lazım; o ciddi konserler arasında solo konser çok azdır; ciddi konserlerin büyük çoğunluğu koro konserleridir.

Bekir Sıtkı Sezgin’in çok geniş bir musıki dağarı vardı.  Fakat bu söylediğim, bizim musıki ortamımızda çok kere kuru bir medhiye olmaktan öteye geçmez; kimden bahsedilirse bahsedilsin, geniş bir dağarı vardır derler. Oysa ancak Münir Nurettin Selçuk, Alâeddin Yavaşça, Kâni Karaca gibi okuyucular için rahatlıkla söylenebilecek bir şeydir bu.

Bekir Sıtkı Sezgin bilmediğimiz birçok eseri okuyup musıki dünyasına tanıtmıştır. Radyoda olsun, salon konserlerinde olsun, ilk kez okuyup seslendirdiği pek çok eser vardır.  Fakat bu meyanda en çok akılda kalması gereken icraları KRO adlı Hollanda radyosu için doldurduğu bantlardadır. Hollandalı müzikolog Wouter Swets 1981’de Bekir Sıtkı Sezgin ile Serap Mutlu Akbulut’a bir eser listesi göndermişti. Liste, bugüne kadar ya çok az okunmuş ya da hiç okunmamış, hattâ bazıları kimsenin varlığından haberdar bile olmadığı pek nadide eserlerden meydana geliyordu.  Listedeki kimi eserlerin makamları da bestekârlarca çok az kullanılmış olan, adlarına ancak nazariyat kitaplarında rastlanabilecek makamlardı. Belki ki Türk musıkisini, onun dağarını bilen bir adamdı sipariş eden kişi. “Bilen kişi” sözü yeterli değil burada, tam anlamıyla uzmanca bir bilgi ve görüşle hazırlanmıştı liste.

Wouter Swets hakkında da bir not düşelim buraya. Swets sadece genel olarak musıkiyi iyi bilen değil, Türk musıkisi makamları ve beste şekilleriyle eser yazabilecek, peşrev, saz semaisi gibi beste şekillerinde eser besteleyebilecek kadar bu meslekte ilerlemiş bir musıki adamıydı.  Hollanda icralarına katılan sazendelerden kanunî Cüneyd Kosal, Swets’in musıkiyi çok iyi bildiğini, makamlara, usûllere tam anlamıyla hâkim olduğunu söylemişti bana. Ben de Hollanda’da Swets’le tanışmıştım. İcra edilmesini istediği eserlerin notalarında çeşitli yazım hataları bulunduğunu, bu notaları kendisinin düzeltip icracılara verdiğini söylemişti bana. Bizim icracılarımız dünyanın birçok yerinde konser vermişlerdir. Fakat bu konserlerde çalıp okuyacakları eserleri hep kendileri seçmişlerdir. Seçtikleri eserler defalarca okudukları, dolayısıyla ezbere bildikleri parçalardı. Bu yurtdışı konserlerinde onlardan beklenen şey şu yahut bu eseri okumaları değil, Türkiye’nin musıkisini tanıtmalarıdır. Bu bakımdan, yabancı ülkelerde Türk icracılara konser davetiyesi gönderenlerden hiçbiri bir eser listesi hazırlamamıştır.

Ne yazık ki, Hollanda kayıtları bir albüm halinde yayımlanmamıştır, ama yıllardır musıkişinaslar ile ciddi musiki severlerin, özellikle de Bekir Sıtkı hayranlarının koleksiyonlarındaydı; bunlar şimdi de enternet ortamındadır.  Gerek Bekir Sıtkı’nın gerekse Serap Mutlu’nun okudukları eserler bir gün mutlaka bir dizi halinde yayımlanmalıdır. Bunların bir albümde bir araya getirilmesi geleceğe daha sağlam bir şekilde kalması demektir. Bekir Sıtkı’nın okudukları en az üç disk, Serap Mutlu’nukiler iki disk dolduracak uzunluktadır.

Bekir Sıtkı Sezgin’in üzerinde pek durulmayan bir arayışından da bahsetmek isterim. Bazı şarkılar vardır, hep fasıllarda okunur; “fasıl şarkısı”dır bunlar.  O, bu türden şarkıların neden hep fasılda okunmakta olduğunu yadırgamış, solo olarak seslendirildiğinde nasıl okunabileceği, nasıl okunması gerektiği konusu üzerinde düşünmüş olsa gerekti ki, bunlardan bazılarını solo olarak okumuştu.  Bu gibi şarkılara yer verdiği konserleri az değildir.  Kendisiyle tanıştım diyemem, sadece bir kere yan yana geldim. O sırada önünde bir şarkının notası vardı; unutmamışım, Santurî Ethem Efendi’nin fasıllarda okunan şu sultanîyegâh ağır aksak şarkısı: Güller açmış, bülbül olmuş bîkarar.  Elinde kalem, nota yaprağının üzerine birtakım işaretler koyuyordu, ne yaptığını sormuştum. “Ne güzel bir şarkı,” demişti, “nasıl okuyabilirim diye notası üzerinde çalışıyorum.” Belli ki, hep toplu halde okunan bu şarkıya bir solist okuyuşunun damgasını vurmaya çalışıyordu. Böyle bir arayışı da vardı.

Bekir Sıtkı Sezgin musıkiye, ciddi musıkiye çok şey verdi. Kısacası nedir bu diye sorulacak olursa, şu cevabı veririm: Münir Nurettin Selçuk’tan sonra kendisine kadar gelen bütün icra üsluplarını elekten geçirip iyice özümleyerek damıtılmış bir üslup inşa etmiş olmasıdır.

Bütün bu söylediklerimden sonra Bekir Sıtkı Sezgin’in en dikkate değer tarafını hatırlatmak, bu yönünü üstüne basa basa belirtmek istiyorum. Birçok değerli hanende “halka inmek” diye tarif edilen popülerliğe önem verir, halkın ilgi duymayacağını sandığı ağır eserleri, kâr, murabba, semai gibi beste şekillerindeki eserleri konserlerinde okumaktan kaçınırdı.  Kaçınmayanlar da herkesin bildiği, harcıâlem olmuş bir murabba yahut semaiden sonra tanınmış şarkılara geçerlerdi. Bekir Sıtkı Sezgin böyle bir popülerliğe sırt çevirdi; bile isteye dar bir seçkinler çevresine hitap etmeyi  tercih etti.  Ülkenin musıki ortamı açısından gözden kaçırılmaması gereken bir tercihtir bu.

Münir Nurettin Selçuk bu musıkinin en büyük hanendesi olarak kabul edilir. Fakat o bile, popülerliğe sırt çevirmemiş, “halka inmek” denen şeyi ihmal etmemişti. Herkese hitap eden şarkıları, yüzlerce plağı ile olsun, filmler için besteledikleriyle olsun, popülerliğe ihtiyaç duymuştu. Bir şöhretti Münir Nurettin. Onun dışındaki ciddi musıkişinasların da halka daha çok ulaşabildikleri açık kapıları vardı.  Gelin görün ki, Bekir Sıtkı buna hiç ihtiyaç duymadı; piyasaya tamamıyla yüz çevirdi. Dikenli bir yoldu bu… Ölümünden bu yana yirmi yıl geçti. Bekir Sıtkı Sezgin hâlâ herkesin tanıdığı bir şöhret değildir; sadece seçkin, dar bir musıki çevresi katında, kendisine hayran gene dar bir ciddi musıkiseverler çevresinde, belki bir de ciddi musıkiyi tanımak isteyen konservatuvar öğrencileri arasında bilinen, saygı gören bir sanatçıdır. Ama bunu göze almıştı o…

Meslek hayatının daha başlarındayken bir iki taş plak doldurmuştu. Taş plak koleksiyoncularında bile bulunması zor plaklardır bunlar. Ama o, bu ilk plaklarını sonradan hiç beğenmeyip elindekileri kırıp atmış, geleceğe kalmasını istememiş. Bazı şairler vardır, ilk gençlik yıllarının şiirlerini beğenmez, bunların geleceğe kalmasını istemez, o şiirleri kitaplarının yeni baskılarına almazlar. Bence saygı değer bir reddiyedir bu. Bu şairleri olduğu gibi Bekir Sıtkı Sezgin’i de anlıyorum; bu benzersiz davranışı saygı duyulmayı çok hak ediyor.

Piyasaya bu derecede sırt çevirmiş bir başka hanende var mıdır? Bekir Sıtkı Sezgin zor bir şeyi tercih etti. Sadece bu tercihiyle bile ayrı, apayrı bir yerdedir musıkide…


*Bu yazıyı 2016 yılının Ocak ayında Bekir Sıtkı Sezgin hakkında çıkarılacak bir hâtıra kitabında yayımlanacak diye, sipariş üzerine yazmıştım. Bu kitap bugüne dek yayımlanmadı.

| 2018-04-12T09:57:03+00:00 11 Nisan , 2018|Genel|0 Comments

Yazar Hakkında: