Necdet Yaşar’ın Ardından

//Necdet Yaşar’ın Ardından

17/01/2018 / Genel / Bülent Aksoy,

24 Ekim 2017 Salı günü üzücü bir gün oldu musıki dünyamız için. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına bir icracı olarak damgasını vurmuş, daha yaşarken musıki tarihimizde yerini almış olan, çok seçkin bir musıkişinası, tanburî  Necdet Yaşar’ı kaybettik. Onun musıkisini artık sadece kayıtlarından dinleyebileceğiz. Dinledikçe, özellikle taksimlerinde daha önce belki de fark edemediğimiz musıki değerlerini keşfedeceğiz. Necdet Yaşar’ı hiç tanıyamayacak, tanbura bundan sonra başlayacak olanlar da  onun taksimlerinden, orta yaş dolaylarındaki bugünün tanburîleri gibi, çok şey öğreneceklerdir. Ama sadece tanburundan değil, tavsiyelerinden, kişiliğinden, musıki sanatına yaklaşımından da öğrenebilecek çok şey olduğuna inanıyorum.

Kırk yıla yakın bir zamandır, nerede ne çalmışsa takip etmeye çalıştım. Ama ben kendisini, kişiliğini, mizacını da çok yakından tanıdım. Necdet Yaşar sanat kaygısını hiçbir zaman elden bırakmamış olan, son derece ciddi bir musıkişinastı. Musıki icrasında kıstası, erişilmesi güç, çok yüksek bir seviyeydi. Ciddiyet derecesini gösterebilmek için örnekler vereceğim…

Uzun sohbetlerimizde kendisine, zaman zaman, tanıdığı musıkişinasları sorardım. Bir defasında gazinolarda çalıp okumuş değerli musıkişinasları sormuştum; Ahmet Yatman, Hakkı Derman, Şükrü Tunar, Tahsin Karakuş gibi. Kem küm etti, ne dediğini anlayamadım. Aynı soruyu başka sohbetlerimizde birkaç kere daha sordum; gene açık seçik bir cevap alamadım. Anladım ki, Necdet Yaşar gazinolara gitmemişti! Belki bir kere, belki iki kere gitmişti, ama anlatılmaya değer bir şey bulamıyordu. Söylediklerinden, daha doğrusu söyleyemediklerinden şu sonucu çıkardım: Necdet Yaşar adlarını verdiğim musıkişinasların, onlar gibi yıllarca gazino sahnelerinde saz çalmış, şarkı söylemiş olanların her birini elbette bir değer olarak kabul ediyor, ama bu değerli sanatkârları o ortamda dinlemek istemiyordu… Gazinolara gitmemesinin buydu anlamı.

Her işini ciddiye alan bir insandı. İşte bir örnek daha… İki öğretim yılı boyunca ABD’de, Washington üniversitesinde ders verdi. İlk gidişinde kırkını, ikincisinde ellisini geçmişti.  İngilizce bilmiyordu. Tek kelime Türkçe bilmeyen Amerikalılara Türk musıkisi ses sistemini, makamları öğretecekti.  Gitmeden önce, yabancı dil birikimi hiç olmadığı halde, İngilizceye çalışmış, ders konularını nasıl işleyeceği hakkında bir hazırlığa girişmişti. Kendisini ABD’ye davet eden müzikolog Prof. Robert Garfias anlatmıştı bana: “Necdet otuz kelimelik bir sözlük içinde her şeyi çok iyi anlattı, bizler onun ne dediğini hiç  tereddüde düşmeden çok iyi anlıyorduk. Sadece otuz kelime içinde, ama çok açık seçik bir dille konuşuyordu…” Necdet Yaşar, demek ki, kısa bir süre içinde çok iyi hazırlanmış, en temel musıki terimlerinin İngilizce karşılıklarını öğrenmişti.  Necdet Bey, düşündüğünü, hissettiğini bazen çok çarpıcı benzetmeler kullanarak çok iyi ifade edebilen, kıvrak zekâlı bir insandı zaten.

Ciddiyetinden bir başka örnek… Necdet Yaşar her konserine büyük bir titizlikle hazırlanarak çıkardı. Elbette öyle olacak, bundan daha tabii ne olabilir denebilir. Ama öyle değil… Dinleyiciye verilen bu değeri ne yazık ki, her değerli musıkişinasta görememişizdir.   Şöyle söyleyeyim, nasıl futbol takımları önemli bir maçtan birkaç gün önce kampa girerler, sahaya zinde bir güçle çıkabilmek için bu süre içinde yorucu işlere girmezlerse, Necdet Yaşar da futbolcular gibi adeta kampa girer, bu süre içinde yorucu işlerden uzak durur, gerek bedence, gerekse dimağca konser salonuna zinde bir güçle çıkardı. Konserden önce çay, meşrubat, hattâ su bile içmezdi. Ola ki ellerim terler, parmaklarıma hâkim olamam diye kaygılanırdı.  Çalınıp okunacak eserlerin teknik ayrıntıları üzerinde her konserinden önce kılı kırk yararcasına çalıştığını söylemeye bile lüzum yok.  Ama şu ayrıntıyı da yazmaktan kendimi alamıyorum: yurt dışında okunacak bir faslın programında yer alan iki şarkı arasında çalınacak uygun bir aranağmesi bulamamış fasıl notası yapraklarında, sabaha kadar orada ne çalınabilir diye düşünüp durmuş kaldığı otelde…

Necdet Yaşar nazariyat konularına kayıtsız bir icracı değildi.  Kuşağının icracıları arasında nazariyat konularına en çok ilgi duyan oydu diyebilirim.  Bu özelliği de onun mesleğini ne kadar ciddiye aldığının bir göstergesidir. Necdet Bey birçok gence makam dersi verdi.  Bu derslerden bazılarının kaset kayıtları var elimde; bu kayıtlarda, yeri geldikçe, nazariyata atıfta bulunduğunu; kendi makam açıklamaları ile nazariyattaki tanımları karşılaştırdığını gördüm. Bugün yaygın biçimde kullanılan notalama yönteminde bazı perdeler yahut sesler nota üzerinde gösterilmez. Necdet Yaşar makam derslerinde o seslerin değişik makamlarda neden, ne derecede gerekli olduğunu derslerinde açıklar, tizlik pestlik derecesi hakkındaki birikimini, birbirine benzeyen makamların nasıl ayırt edilebileceği hakkındaki derin bilgisini öğrencisine aktarırdı. Tartışmalı makamlar pek sevdiği bir konuydu.  Bu gibi makamların nasıl uygulanması gerektiği konusunda özel görüşleri de vardı.  Sadece iyi saz çalmakla elde edilemeyecek, makamların derin yapılarına inebilen bir birikime dayanıyordu görüşleri.

Necdet Yaşar’ın nazariyata duyduğu ilgiden bahsederken Karl L. Signell’in 1977’de yayımlanan Makam adlı araştırmasına sağladığı katkıyı mutlaka anmam gerekir. Bu kitap Türk musıkisi nazariyatını, makamlarını İngilizce konuşan dünyaya tanıtmak amacıyla yazılmış bir doktora tezidir.  Fakat sadece bilinen nazariyat metinlerine, makamların bildik, soyut tanımlarına dayalı bir çalışma değil, bir alan çalışmasıdır aynı zamanda. Türkiye’nin önemli icracılarına danışılmadan, yerleşik bilgilere dayalı bir çalışma olsaydı bu araştırmadan çok şey eksilirdi. Türk musıkisiyle yeni tanışan bir yabancının masa başında tek başına çalışarak yazamayacağı bu teze en çok katkı sağlayan musıkişinas Necdet Yaşar’dı.  Onun makam açıklamaları, verdiği seyirler, tanburundaki perdeler, aralıklar tezde hayli geniş bir yer tutar. Signell, Necdet Yaşar 1972-1973 öğretim yılında Seattle’daki Washington üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak ders verirken de kendisine sık sık danıştığını kitaba yazdığı önsözde belirtmiştir.  Araştırmanın sonuna eklenen, bazı önemli aralıkların elektronik cihazlarla elde edilen grafikleri de doğrudan doğruya Necdet Yaşar’ın tanburundan çıkan seslere dayandırılmıştır.

Bütün nazariyat kitaplarında şöyle bir manzara göze çarpar… Nazariyatçı bir ses sistemi kurar, kendi içinde tutarlı bir sistemdir bu. Sistem açıklandıktan sonra, bütün makamlar o bütüncül kurguya göre tanımlanır.  Oysa söz konusu sisteme tam olarak oturmayan, başlıbaşına bir dokusu olan makamlar da vardır. Verilen makam tanımı belli bir eserdeki uygulamayla o tanımı yetersiz hale getirebilir. Özellikle birkaç dizisi bulunan makamlarda yapı daha bir karmaşıklaşır.  Sonra, öyle eserler çıkar ki musıki dağarında, makam uygulaması bakımından sistem kurucunun nazarî açıklamasını aşar… Bunun böyle olması da son derece doğaldır.  Makamlar bizim musıkide “basit” yapılardan karmaşık yapılara doğru evrilmiştir.  Makam bir “açık yapı”dır zaten; belli bir dönemde belli bir yapı içinde kalan makamlara sonradan yeni sesler, yeni çeşniler katılabilir. Bu olgu göz önüne alınırsa, nazariyatçının “sistemden makama” yönelik görüş açısının yanı sıra bir de “makamdan sisteme” diyebileceğim bir pencere açılması gerekmez mi diye sormalıyız. Nazariyat konusunun böyle bir yönü varken, kulağı hassas, makamların inceliklerini iyi bilen, pek çok eseri pek çok kere seslendirmiş, “nadide” makamları anlamaya çalışmış olan tecrübeli icracıların birikimi apayrı bir değer kazanabilir. İşte bu noktada aklıma gelen ilk icracı Necdet Yaşar’dır.

Bütün bu ciddiyet örneklerinden sonra, daha da ciddi bir tarafına dokunmak istiyorum.  Bestekârlık konusu… Bizler Necdet Yaşar’ın taksimlerini yıllarca büyük bir zevkle dinledik.   Tıpkı besteli güzel bir eser dinlerkenki gibi mest olduk, hele makamdan makama geçe geçe seyreden uzun taksimlerini birer minyatür “kâr- ı nâtık” gibi dinledik.  O taksimlere “beste” dedik. Bu anlamıyla Necdet Yaşar da bir bestekârdır, hiç şüphe yok. Benim şimdi söylemek istediğim şey, Necdet Yaşar’in bilinen anlamıyla bestekârlığa neden heveslenmediğine ilişkin.  Bu noktayı biraz açmak zorundayım…

Bu musıki ondokuzuncu yüzyılda, Dede Efendi ile gelişmesinin en yüksek noktasına ulaşmıştı. Yahya Kemal’in “Eski Musıki” adlı şiirinde yazdığı gibi, “Bu musıkiyi, O, son kudretiyle parlattı / Ölünce, ülkede bir muhteşem güneş battı”.  O güneş battıktan sonra da “bu işin tadı kaçtı”…  Öyle dendi. Kaçmadı mı?.. Bu yüzyıl Hacı Arif Bey ile, Şevki Bey ile, onların takipçilerinin şarkılarıyla “vaziyeti idare” etti aslında…  Bu manzara yirminci yüzyıl başlarında da devam etti.  Ama yirminci yüzyıl yepyeni bir dönemdi; eski geleneklerin izinde yürümeyi çok zorlaştıran bir çağ başlamıştı. Bir bestekâr güzel bir parça besteleyemez artık demek değil bu. Zevki yüksek bir musıkişinas elbette güzel şeyler besteleyebilir, ama “güzel…” deriz, “zevk mahsulü… ” deriz, o kadar… Bir başka âleme sürükleyip götürmez bizi.  Musıki Ağrı dağının zirvelerinde değildir, irtifa kaybetmiştir… Söylenecek sözlerin çoğu daha önce söylendiği için, yirminci yüzyılda bestekâr olmak eskiden olduğundan çok daha zor bir iştir.  Yol çatallanmıştır, yeni yollar dikenlidir; ama bir musıkişinas, bestekâr olacaksa, bir yol seçmek zorundadır.  Kişisel bir yol… Geleneğe bağlı kalmak övünülecek bir şey olamazdı; gelenekçilik, özellikle makam musıkisinde, var olanı çoğaltmaya yarar, o geleneklerin en soylu damarından beslenilmiş olsa bile.  İşte bu yol ayrımında bestekâr bir karar verecektir. Sadettin Kaynak kendine özgü bir yol seçmiş, Yesari Asım da; Hüseyin Sadetin Arel ise bambaşka bir yolda… Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey ise daha da başka bir yolda. Yalçın Tura ile Mutlu Torun da… Fakat Necdet Yaşar gibi bir musıkişinas bu yolların hiçbirinde yürüyemezdi.  O, eski musıkinin zevki ile yetişmişti; eski musıkinin söylenebilecek hemen hemen her şeyi söylediğinin bilincindeydi. Onun, kendi kuşağındaki arkadaşlarının önemsediği şey, onlara miras kalan musıkiyi en iyi şekilde anlayıp yorumlamaktı.  Niyazi Sayın bir sohbetimizde bana, “Ben istesem Dede Efendi’ninkiler gibi şarkılar, ağır semailer bestelerim; şaşarsın…” demişti.  Ardından hemen eklemişti. “Ama ne mânası var, ne kıymeti var…”  Fakat bu zorluğu Tanburî Cemil belki de yıllarca önce görmüştü de, asıl gücünü bestekârlığa değil de taksimlere, icracılığa vermişti.  Bakın, bir mülakatında Mesut Cemil ne diyor babasının eserleri hakkında:

Efendim, pederim esasen bir virtüöz idi. Bestekâr değildi. Yirmi beş otuz parça eseri varsa da tecrübe nev’inden olarak yapılmıştı. Güzel olmakla beraber onlardan çok güzelleri eslaf tarafından bestelenmiştir. Zaten bunların çoğu o âsâr-ı eslafın nazire ve taklitleridir. (…) O bir bestekâr olmadığı için âsârıyla musıkimizde bir teceddüt yapmadı. Zaten o teceddüdü kimse yapamadı. Fakat âsâr-ı mevcudenin azami güzellikte nasıl çalınacağını göstererek ve kulaklarımızda nâşinîde [duyulmamış] bir lisan-ı musıkinin lezzetini bırakarak zevk-i bedii-yi musıkimize bir istikamet verdi. Hizmeti budur. [1]

Düşünelim… Bizim bugün zevkle dinlediğimiz Cemil’in saz eserlerini bile Mesut Cemil beğenmiyor. Bestekârlık işte bu derecede zorlaşmıştır.

Niyazi Sayın gibi Necdet Yaşar da bu yüzden bestekârlıktan uzak durmuşlardı.  Üstelik, zevk Cemil’in gününde olduğundan daha da düşmüştür.  İkisi de çok iyi biliyordu, bir Kocatepe, bir Çamlıca camii kondurmanın değersizliğini. Fakat bizler Necdet Yaşar’ın yıllar sonra, sadece “bir hâtıra bırakmak” (deyim kendisinin) amacıyla bestelediği saz semailerini dinleyince şaşırdık; aslında şaşırmadık demeliydim!  Bu saz eserlerini sadece benim değil, herkesin beğendiğini görünce, kelimenin yerleşik anlamıyla da “bestekârmış Necdet Yaşar!” dedim içimden, “boşuna çekinmiş bestelemekten. Çekinmiş işte o yüksek musıki seviyesi yüzünden…”  Murabba, semai, şarkı gibi şeyler bestelemesi gerekmezdi tabii; ama pekâlâ daha birçok saz eseri besteleyebilirmiş. Şimdi daha iyi anladık: yarım saat kesintisizce taksim edebilen, makamlar üzerinde gezinirken söyleyecek çok sözü olan, nağme üstüne nağme bindirebilen Necdet Yaşar yaradılışındaki nağmekârlığı yıllarca bastırmış; evet, bastırmış… Fakat bu baskının gerginliği ne kadar değerlidir!..  Bunu anlamalıyız.  Necdet Yaşar, demek ki, içindeki nağmeleri yüzlerce taksime dökerek başka türden bir bestekârlık ortaya koymuştu…

Necdet Bey kendisini Tanburî Cemil Bey’in bir öğrencisi sayardı.  Cemil’in feyz saçan pek çok meziyeti vardır. Bunlardan biri, ciddiyeti olsa gerek. İşte o ciddiyeti de bence Necdet Yaşar’a örnek olmuş.


[1] Mesut Cemil’le mülakat (imzasız yayımlanmış), “Tanburî Cemil”,  Yarın,  13. sayı, 12 Kânunusani 1922.

 

| 2018-01-17T10:26:36+00:00 17 Ocak , 2018|Genel|Necdet Yaşar’ın Ardından için yorumlar kapalı

Yazar Hakkında: