Radyo Anıları Yayın Dizisi

/, Radyo Anıları/Radyo Anıları Yayın Dizisi

10/05/2020 / Genel / Bülent Aksoy,

 

“Radyo Anıları” Yayın Dizi

“Radyo Anıları” adlı yayın dizisi Açık Radyo’da 1999-2001 yılları arasında Bülent Aksoy ve Ersu Pekin tarafından hazırlanmıştı. O yıllarda hayatta olan radyo sanatkârlarının birçoğu bu programa konuk olmuş, onların radyodaki müzik çalışmaları yanında dönemin sosyal yapısı hakkında bilgi veren, sanatkârların biyografileri ve radyo tarihine dair birincil kaynak hükmü taşıyan önemli söyleşiler yapılmıştı. Bülent Aksoy 2016 yazında Boğaziçi Üniversitesi’nin bahçesinde bahsetti bana bu söyleşilerden; “Bunların atmosfere karışmasını istemiyorum,” dedi. Nitekim, bu söyleşiler birçoğu bugün hayatta olmayan radyo sanatkârlarının son söyleşileriydi.

Söyleşilerin yazıya geçirilmesi için yardımcı olabilecek arkadaşlarımızla birlikte bu işe giriştik. Fakat 120 saati aşan ses kayıtlarını birkaç kişinin metne aktarabilmesi mümkün değildi. Bu nedenle kayıtların yayımlanması da gecikti. Sosyal medyada yaptığımız duyuruya beklediğimizden çok daha fazla kişi cevap verdi ve neticede 90 kişilik bir ekiple bu kayıtları yazıya geçirdik. Söyleşilerin üzerinden 20 yıl geçtikten sonra, Türkiye’nin ve dünyanın önemli bir salgınla boğuştuğu şu günleri, bu kayıtları yayımlamak için bir fırsat olarak düşündük. Bu projemize katkıda bulunan kıymetli arkadaşlarımızın isimlerini bu metnin sonunda bulabilirsiniz…

Bu haftadan itibaren, Baran Fırat’la birlikte editörlüğünü yürüttüğümüz Anakronik isimli müzik dergimizde her hafta bir sanatkârın söyleşisini yayımlayacağız. Bu önemli program serisine imza atıp o hatıraların, bilgilerin kaydedilmesini sağlayan Bülent Aksoy ve Ersu Pekin’e, Covid-19 günlerinde evde geçen vakitlerinin bir kısmını gönüllü olarak bu işe ayıran ve kayıtları metne döken arkadaşlarımıza teşekkür ederiz. Metinleri dergimizde yayımlamak üzere düzenleyen, dipnotlarla yayıma hazırlayan Bülent Aksoy’a ayrıca tekrar teşekkür ederiz.

Hüseyin Kıyak

 

Yayıma Hazırlayanın Sözü

“Radyo Anıları” uzun bir radyo programı dizisidir. 1999-2000, 2000-2001 yayın dönemlerinde iki buçuk yıl süreyle, Istanbul’da faaliyet gösteren özel bir radyo istasyonu olan Açık Radyoda (94. 9) yayımlanmıştır. Bu diziyi, musıki araştırmacısı, grafik tasarımcısı arkadaşım Ersu Pekin’le birlikte tasarladık, görüşmeleri birlikte yürüttük.

Bu iki buçuk yıl içinde kırk beş radyocu ile görüştük, görüşmeler toplam yüz on altı saat sürdü. Burada “radyocu” diye tanımladığım kişilerin büyük çoğunluğu musıkişinastı. Musıkişinas olmayan iki radyocuyla da görüştük: Istanbul radyosunda görevli bir ses mühendisi ile Ankara radyosunda görevli bir spikerle. Radyoda görevli olmayan ama bazı radyo programlarına katkıda bulunmuş olan bir reklamcı, bir sigortacı, bir de radyoyu çok seven vefakâr bir radyo dinleyicisi de program konuğumuz oldular.

“Radyo Anıları” dizisine başlarken beklentimiz bu söyleşilerin radyo tarihine ışık tutmasıydı. Konumuz genel olarak radyo tarihi değil, radyolardaki Türk musıkisi yayınlarıydı. Radyo, daha doğrusu devlet radyosu, yirminci yüzyılda musıkimizin en önemli icra ve yayın organıydı. Ama aynı zamanda bir yarı okul, bir yarı konservatuvar gibiydi. Konservatuvarın olmadığı bir dönemde radyo, aynı zamanda, yetenekli gençleri alıp eğitiyor, birer icracı olarak yetiştiriyordu. Gençleri yetiştirdiği için bir okuldu, ama öte yandan, ülkenin birinci sınıf musıkişinaslarını çatısı altında topladığı, böylece bir musıki mahfili kurduğu için de bir musıki merkeziydi radyo.

Türkiye’de radyo yayınları 1927’de Ankara ve Istanbul’da başlar. Bu radyolar ihaleyle Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketinin yönetimine verilmiş olan özel kuruluşlardı. Teknik yetersizlik, mali sıkıntılar yüzünden yayınları sık sık aksayan, günün ancak belirli saatlerinde faaliyet gösterebilen, yayınları düzensiz radyolardı. Ankara Radyosunun günlük yayın süresi sadece üç saatti. Hükûmet 1938’de radyo yayıncılığını tekelleştirdi. Aynı yıl ilk devlet radyosu olan Ankara Radyosu yayın hayatına girdi. Asıl radyoculuk Ankara Radyosunun bir devlet radyosu olarak faaliyete geçmesiyle başlar. 1938-1949 yılları arasında radyo denince Ankara Radyosu gelirdi akla. O yıllarda Istanbul’da da bir radyo istasyonu vardı, ama çok istikrarsızdı. Beyoğlu’daki Ambassador adlı binanın üst katındaki bu özel radyonun günlük yayın süresi de sadece dört saatti, bu kadarı bile sık sık aksardı. 1949’da Istanbul’da da bir devlet radyosu kurulup faaliyete geçirildi.

Bizi ilgilendiren, genel olarak Türkiye radyolarının bir tarihçesi değil, çok etkili bir musıki kurumu olan radyodaki Türk musıkisi yayınlarının bir tarihçesiydi. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 1927’den Istanbul’da Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarının kurulduğu 1976’ya kadar, yani en az elli yıl boyunca, Ankara, Istanbul radyoları geleneksel musıkinin en etkili kurumu oldu. Radyo, önemini 1976’dan sonra da muhafaza etti. Konservatuvarda yetişen yeni kuşak kendini hemen gösteremezdi. Bu yeni kuşağın musıki hayatına atılıp kendi varlığını hissettirdiğini görebilmek için 1990’lı yılları beklemek gerekiyordu. Kaldı ki, konservatuvarın öğrencilerini yetiştirenler de radyolarda görev almış olan musıkişinaslardı.

Çok çeşitli yayınları olan devlet radyosunun tarihçesi değişik yönlerden yazılı kaynaklara dayanarak da incelenebilir elbette. Fakat neler olabilirdi ki yazılı kaynaklar? Radyo tarihine ışık tutan bir iki kitap vardı o zaman, ama bunların da konusu genel olarak Türk radyoculuğunun tarihiydi. Radyodaki musıki bu kitapların ana konusu değildi. Radyonun dinlettiği musıkiye eğilebilmek için günlük, haftalık, aylık basın-yayın organlarını taramak; oralarda çıkan haberlere, radyo yayınları hakkında görüş bildiren yazarların, dinleyicilerin yazdıklarına bakmak gerekirdi. Tabii, o dönemin gazetelerini, dergilerini taramak hiçbir zaman küçümsenemez. Oradan da edinilebilir bazı izlenimler. Ama ötesi yoktu…

İşte bu yüzden, bizler radyoda görev almış kişilerle görüşerek, onların gözlemlerine, anılarına dayanarak radyo musıkisinin geçmişine yepyeni bir açıdan eğilmek istedik. Radyolarda bir ömür geçirmiş olan insanların “içerden” bakışla biriktirdikleri gözlemler, yaşantılar hiçbir metinde bulamayacağımız şeyler olabilirdi. Nitekim, pek çok şey bulduk da…

Tarih denince “büyük” olayların tarihi gelir akla. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı tarihe bakışta yeni pencereler açtı; modern yaklaşımlarda, “küçük” tarihleri dışta bırakmayan kuramlar, paradigmalar önem kazandı. “Mikro tarih” diyorlar buna. İşte bu radyo yayınlarında bizim uyguladığımız şey bir mikro tarihçilik denemesiydi. Hem bir kurumun tarihine, üstelik de o kurumun tarihi içinde sadece bir faaliyet alanına, yani Türk musıkisi yayınlarına eğildiğimiz için, hem de bu faaliyetin tek tek kişilerin pencerelerinden nasıl göründüğünü önemsediğimiz için… Beklenti ufkumuzda beliren konu, Osmanlı’dan kalma Türk musıkisinin devlet radyosundaki serencâmı gibi küçücük bir konuydu. Ama bu konu bizler için hiç de küçük bir şey değildi… Sözün burasında bir noktaya kısaca değinmem gerekir. Her çalışma kendi tarihî şartlarına göre bir değer kazanır. Bu görüşmeleri radyoda yayımladığımız günlerde makro tarih, mikro tarih, sözlü tarih gibi terimler henüz yaygınlaşmamıştı. Sadece tek tek kişilerin anlatımlarının yazıya geçirildiği birkaç nehir söyleşisi vardı. O zamana kadar yayımlanan kitap, dergi, gazetelerine yansıyan radyo musıkisi tek tek kişilerin yalnızca birkaç noktaya değindikleri bir yan-konuydu. Radyo musıkisinin bir bütün olarak ele alındığı kapsamlı bir yayın yoktu. Yirminci yüzyılın en önemli yayın organı olan devlet radyosunun sunduğu Türk musıkisi, tarihi bugün de tam anlamıyla yazılmamış bir konu olarak ortada duruyor. Okurlar bu söyleşilerin bir bileşkesini çıkarırlarsa radyo musıkisinin tarihçesini daha geniş bir panorama içinde görebileceklerdir; buna inanıyoruz.

Anıları burada yayımlanacak bütün radyoculara Ersu Pekin’le birlikte içtenlikle teşekkür ederiz. Geçen yirmi yıl içinde çoğunu ne yazık ki kaybetmişiz; onların hâtırasını daima saygıyla, sevgiyle anmak bir gönül borcudur bizler için. Pek çoğu bu dizi programda musıki tarihimize bir not düşeceğini inanarak gözlemlerini, anılarını içtenlikle anlattı. Ama bazılarının adlarını özel bir vurgu ile anmamız lazım. Nevzat Atlığ, Necdet Yaşar, Nihat Doğu, Cüneyd Orhon, Afife Ediboğlu, Cüneyd Kosal, Rüştü Eriç, Sami Göğüş, Perihan Kövenç aklıma ilk gelenler. Bu musıkişinaslar bu nehir söyleşilere değer verdiler. Bizleri teşvik ettiler, “şu şu kişilerle de görüşün…” tavsiyesinde bulundular. Buna karşılık, bazıları da söyleşilerimizi magazin sohbeti sanarak, isteksizce radyoya gelmişlerdi. Ama stüdyoda sorduğumuz sorulara muhatap olunca bunun bir magazin sohbeti olmadığını anladılar; radyodan memnun olarak ayrıldılar.

Bu diziyi hazırlamanın zorluklarından bahsedilmesi lazım. Görüşmelere katılan kırk beş kişi arasında bazılarını görüşmeye razı edebilmek bir hayli zor oldu. Bazılarını da razı edemedik. Birkaçı bizleri haftalarca oyaladı, herhalde çekindikleri için gelmek istemiyorlardı, bunun canlı yayın olmadığını, ağızdan kazayla uygun olmayan sözler çıkarsa, bunları yayın dışı bırakacağımızı açıkça söyledikse de gelmemeyi tercih ettiler. Bu programın ciddi bir program olduğunu, radyo gibi çok önemli bir kurumun tarihine eğildiğimizi anlatamadığımız kişiler de oldu. Bir iki kişiden de çok garip cevaplar almıştık. Bunlardan birinin söylediği şey unutulur gibi değildi. “Bunlar da bana kalsın…” demişti. Görüşme sırasında anlatacakları, o kişinin mahremiyetinin bir parçasıydı sanki! Bir başkası, ilke olarak basınla görüşmediği cevabını vermişti. Biri de “anılarını sattığını”, o yüzden kimseye mülakat veremeyeceğini söylemişti. Bu zat 2001’de öldü, geçen on dokuz yıl içinde “hâtırat”ı hâlâ yayımlanmadı!

Bu söyleşileri okuyacak olanlar, “şu şu kişiler neden yok…” diyebilirler. Haklı olabilirler, eksiklerimiz var çünkü. Herkesin aklına gelebilecek bazı musıkicilere ulaşmak için gayret gösterdiysek de onlara bir türlü ulaşamamıştık.

Türkiye’de radyoculuğun Ankara devlet radyosunda başladığını söylemiştim. Radyoculuğun temeli orada atıldı. Daha sonra kurulan Istanbul, İzmir radyoları bu temel üzerinde kurulup gelişti. Aynı durum, bizim konumuz olan Türk musıkisi yayıncılığı için de geçerli. Burada yayımlanacak olan görüşmeleri de bu gelişme sürecini göz önüne alarak sıraya koyacağız. Ankara radyosunu görmüş, orada yetişmiş yahut orada saz çalmış, okumuş kişilere öncelik vereceğiz. Istanbul radyosunun musıkicilerine sıra daha sonra gelecek.

İki buçuk yıl süren bu söyleşiler herhalde Türkiye radyolarının en uzun dizi programı olmasa da çok uzun dizilerinden biri oldu. Dizinin hacmi çok büyük olduğu için yazıya geçirilmesi büyük işti. Arada geçen yirmi yıl içinde pek azının yazıya geçirilmesini sağlayabilmiştik. Bu işi kotaramamanın sıkıntısı hep içimizdeydi. Radyo Anıları dizisi bir radyo kaydı olarak kalmamalıydı. Söz uçar yazı kalır demişler. Nice yıllar sonra, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu okuyucularından, aynı zamanda bir musıki araştırmacısı olan genç dostum Hüseyin Kıyak’ın önayak olmasıyla kayıtlar yazıya geçirilmeye başladı. Aşağıda adlarını gördüğünüz arkadaşlarımız bu zorlu işi gönüllü olarak üstlendiler. Böylece, radyo tarihine ışık tutan bu değerli anıların atmosfere karışmasının önüne geçtiler. Her birine ne kadar teşekkür etsek azdır. Bantların on saat tutan bir bölümünü daha önce, Pan Yayıncılıktan Ayşen Kaya kâğıda geçirmişti. Arkadaşlarım Güneş Günter, Gaye Köseoğlu, Filiz Erten de beş saat süren üç söyleşinin kaydını çözmüşlerdi. Bütün söyleşiler kasetlerde kayıtlıydı. İzmirli dostum, yüksek mühendis Orhan Yıldırım kasetleri musıki sevgisi ile bir bir disklere kopyalama sabrını gösterdi; ona da gönül borcumuz var.

Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha var. Aşağıda adları yazılı olan arkadaşlarımızın radyo bantlarını çözmeye gönüllü olarak katıldıkları günlerde Covid-19 gribi bütün dünyayı sarmış, binlerce insanı öldürmüştü. Tıbbın bugüne dek tanıdığı virüslere benzemeyen corana virüsü sokağa çıkmayı bile tehlikeli hale getirmişti. Herkes günlerce evine kapanmak zorunda kaldı. Bu satırları yazdığım sırada bu durum bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bütün korkutuculuğuyla devam ediyordu. Bizim radyo anıları dizisinin bantları işte böylesine garip bir kadere, eski deyimle, dûçar oldu.

Bu görüşmelerin metin olarak yayıma hazırlanışı hakkında bir noktayı açıklamak isterim. Söyleşilerde yazı dilinin disiplini beklenemez. Ağızdan çıkan sözlerde çoğu zaman bir düzensizlik görülür. Mükerrer sözler söylenir. Bunlar olduğu gibi yazıya geçirilemez. Ben kayıtları çözen arkadaşlarımızın kelimesi kelimesine yazıya geçirip verdikleri ham metinleri –bantları da dinleyerek– yayıma hazırlarken hem metnin rahatça okunabilmesini sağlamaya, hem de söyleşi üslubunu bozmamaya çalıştım.

Anıların tamamını bir çırpıda, bir kitap gibi yayımlayamayacağız. Arkadaşlarımız kayıtları çözüp verdikçe yayıma sokabileceğiz. Böylesinin de bir yararı olabilir; söyleşilerin bir çeşit tefrika düzeni içinde yayıma girmesi metinlerin çok vakit harcamadan okunmasını sağlayabilir.

Tarihî bir musıkinin Cumhuriyet dönemindeki serencâmı içinde devlet radyosunun çatısı altında geçirdiği safhalar bu musıkinin icra tarihinde özel olarak incelenmesi gereken büyük bir uğraktır. Bir “radyo musıkisi” çıkmıştır ortaya. Plak kayıtlarını, konser yayınlarını alıp kullanabilirdi radyo. Ama Türkiye’de öyle olmadı, bünyesine aldığı musıkişinaslarla radyo kendi musıkisini kendi yarattı. Yeni Türk musıkisi icrasını şekillendiren radyo oldu diyebiliriz.

Devlet radyosu yıllar boyunca ülkenin nerdeyse bütün seçkin musıkişinaslarını halka dinletmiştir. Radyo çağında yaşadığı halde radyo mikrofonunun önüne hiç geçmemiş iyi musıkişinasların sayısı çok azdır. Ülkenin her köşesinde musıki severler canlı olarak dinleyemedikleri o seçkin sanatkârların sazlarını, seslerini Ankara, Istanbul, İzmir radyolarından yıllarca dinledi. Radyolar Türk musıkisine bu açıdan çok şey verdi. İnkâr edilemez bu. Öte yandan, bürokrasinin sevimsiz yüzü burada da kendini göstermekten geri kalmamıştır. Musıkişinaslara memur gözüyle bakan, sanat kültüründen yoksun bürokrat zihniyetli kişiler yüzünden radyolarda çok üzücü, çok tatsız şeyler de olmuştur. Nitekim, radyoların gerek yönetimi, gerekse yayınları hakkında basında olumsuz yönde pek çok şey yazılmıştır. Konuştuğumuz radyocuların söyleyecekleri bu bakımdan çok önemliydi. Musıkişinaslardan bazıları radyonun daha çok olumlu yönleri üzerinde durdular; bazıları da radyolarda olup bitenlerin olumsuz yönlerini de gözler önüne sermekten çekinmediler. Okurlar radyo tarihinin eski musıkişinasların anılarıyla dolu yapraklarını çevirirlerken bu “sihirli kutu”nun yazıya kitaba geçmemiş, üstü örtülü kalmış pek çok gerçeğini bu dizide bulacaklardır.

Okurlar bağışlasın, sözü tamamlamadan önce kişisel duygularım için de bir paragraf açacağım. Ben hep sadık bir radyo dinleyicisiydim. Tâ çocukluk yıllarımda başlayan bir tiryakiliktir benim için radyo. Radyo bana musıki zevki aşıladı, aşıladığını büyüttü, büyüttü. Çok şey öğrendim radyodan. Yıllar sonra, bana musıki zevki veren radyo icracılarıyla yüz yüze konuşmak benim için bambaşka bir duyguydu. O kadar sevdiğim radyoyu onlar da benim kadar seviyorlar mıydı acaba? Sevinerek görmüştüm ki, ilk elli yılın radyocularının pek çoğu radyo işini gerçekten ciddiye almış, radyoevini kendi evleri gibi benimsemiş kimselerdi. Radyoda geçen yılları, hayatlarının çok değerli yılları, radyoda tanıştıkları musıkiciler en yakın arkadaşlarıydı. Radyonun radyo olduğu dönemin musıkişinaslarıydı onlar. Ben de o dönemin bir dinleyicisi olduğum için onlarla bir duygudaşlık yaşantısı içinde birleşmiştim bu söyleşilerde. Bantları yirmi yıl sonra yayıma hazırlarken duygudaşlığımın kaybolmadığını, tersine, derinleştiğini hissettim.

Sözü radyonun musıkişinaslarına bırakırken, onlara teşekkür etmek gönül borcumuzdur. Başta, radyoculuğa bir ömür veren, devlet radyosunun gelişmesinde büyük payları olan, musıki yayınlarının seviyesini hep yüksekte tutan Cevdet Kozanoğlu, Mesut Cemil, Ruşen Ferit Kam’ın; hemen ardından, Ankara, Istanbul, İzmir radyolarında genç yetenekleri yetiştiren değerli hocaların; sesleriyle, sazlarıyla radyo mikrofonlarından bu ülkeye musıki zevki veren bütün musıkişinasların hâtırasını bu vesileyle saygıyla, sevgiyle yâd ederim.

Bülent Aksoy  

 

 

 

Radyo Anıları Yayın Dizisini Metne Aktaranlar

Azize Akan

Ahmet Sedat Akel

Kübra Altın

Merve Altunsoy

Nurcan Betül Arısoy

Büşra Ay

Muhammet Aydın

Hikmet Ayyıldızlı

Salih Bakan

Zehra Bakan

Mevlüt Başin

Büşra Hande Bayır

Mustafa Cantürk

Muaz Ceyhan

Serap Çağlayan

Günce Çalışkan

Bilge Çanakçı

Esra Çaylak

Kâmil Çığırgan

Ahmet Çınar

 

Zeynep Sena Çınar

Giovanni Cem Çoker

Hasan Değirmenci

Güzin Değişmez

Vildan Demirkıran

Tarık Duman

Kübra Nur Duran

Oya Erikçi

Filiz Erten

Güneş Günter

Doruk Gürbüzoğlu

Merve Gürgün

Ahmet Musa Güven

Rukiye Merve Güvercin

Şuhedanur Hacıalioğlu

Ahmet Isparta

Zeliha İmay

Merve Kahraman

Neslihan Karagöz

Semen Karlıklı

Seda Kavas

Ayşen Kaya

Aybige Kalegil

Fatmanur Kekeç

Hümeyra Kılıç

Zeynep Korkmaz

Enes Kökdemir

Gaye Köseoğlu

Yunusemre Kurtal

Elif Küpeli

Ahmet Faruk Mesten

Şengül Öney

Berna Özçeltik

Betül Özel

Elif Özen

Tolga Özen

Ece Sevim Öztürk

Ahmet Raci

Rabia Saklı

Merve Salgar

Sait Berker Seymenoğlu

 

Birsu Şallı

İrem Şamlı

Yusuf Can Şeftali

Furkan Tapcı

Nida Nur Telli

Mahmut Sami Tiryaki

Gamze Toker

Aydemir Tuncer

Asuman Türkoğlu

Hacer Uludoğan

Tulû Uysal

Nuriye Yalçınkaya

Hakan Yaşar

Gürkan Yavaş

Ercan Yeşilyer

Semih Yılan

Oğuzhan Yüksek

Muratcan Zorcu

 

 

 

 

Liked it? Take a second to support Bülent Aksoy on Patreon!
| 2020-05-21T00:49:55+00:00 10 Mayıs , 2020|Genel, Radyo Anıları|0 Comments

Yazar Hakkında: