Radyo Anıları 2 – Muzaffer Birtan

/, Mecmua, Radyo Anıları/Radyo Anıları 2 – Muzaffer Birtan

17/05/2020 / Radyo Anıları Dizisi – Muzaffer Birtan

Bir dizi olarak yayınlamaya başladığımız Radyo Anıları” serisine Muzaffer Birtan söyleşisi ile devam ediyoruz.  “Radyo Anıları” 1999-2001 yılları arasında Bülent Aksoy ve Ersu Pekin tarafından Açık Radyo’da hazırlanan bir program serisidir. 29 Nisan 2001 tarihinde Muzaffer Birtan ile gerçekleştirilen söyleşi Bilge Çanakçı ve Enes Kökdemir tarafından yazıya geçirilmiş, Bülent Aksoy tarafından yayıma hazırlanmıştır.

Muzaffer Birtan (1922-2007)

Ersu Pekin. 2001 yılındayız. Siz 1947’de radyoya girmişsiniz. Demek ki elli dört yıl geçmiş. Artık emeklisiniz, ama radyoyla ilişkinizi kesmediniz herhalde, gidip geliyor musunuz?

Muzaffer Birtan. Radyoya gidip geliyorum ama, şu ara hiç uğrayamadım doğrusu. Bir hastalık, iki ameliyat geçirdim. Ama sağlığım yerinde, bir gün giderim inşallah. Arkadaşları özlüyorum, onlar da beni özlüyorlardır. Geçen akşam Serap Mutlu telefon etti, “Muzaffer ağabey neredesin, özledik, lûtfen gel radyoya, seni bi görelim…” dedi. Ben de onları çağırdım, siz gelin diye.

Bülent Aksoy. Siz rahatsız da olsanız, gönlünüzle hep radyodasınız…

MB. Şekerim, aksini düşünmenin imkânı var mı, bir ömür vermişsin… Ailenden çok radyo arkadaşlarınla beraber olmuşsun… Öyle günler olmuştur ki, sabah gidiyorsun öğleyin oradasın, akşam saat sekizde eve dönüyorsun, sekiz saat orada arkadaşlarınla berabersin. Bu arkadaşlık unutulur mu, bir anda silinir mi! İmkânı yok. İçine işliyor insanın.

EP. Radyo musıki icra edilen bir mecra, bir mekân ama, musıki birtakım dostlukları da pekiştiriyor. Böylece radyonun kendisi bir arkadaş çevresi oluyor.

MB. Gayet tabii. Ben çok severim arkadaşlarımı, yani her biri hatırıma geldikçe burnumun direği sızlar, o kadar severim. Zaten o sevgi olmazsa, o beraberlik olmazsa hiçbir şey yapamazsınız.

BA. Aşk olmazsa meşk olmaz!

MB. Meşk olmaz!

EP. Evet, çok güzel… Başlayalım öyleyse. Bu radyo maceranız nerede, nasıl başladı? Sizden dinleyelim.

BA. Şuradan girelim konuya: radyo dostluğu ne zaman başladı? Siz radyoya girmeden önce mutlaka bir radyo dinleyicisiydiniz. Bu arada, Ankara doğumlusunuz, değil mi? 1922 Ankara doğumlusunuz. Delikanlılık çağınızda başlamış Ankara Radyosu yayınlarına, düzenli yayınlara başlamış, bir kurum olarak kendini kabul ettirmiş, yurt çapında sesini duyurabileceği bir kilovat yüksekliğine de ulaşmış. O yıllarda Ankara’da olduğunuz için rahatça dinliyordunuz radyoyu. Nasıl bir radyo dinleyicisiydiniz?

MB. Radyo ne verirse, müzik bakımından ne verirse onu almaya çalışıyordum.

BA. Devamlı olarak dinliyordunuz değil mi?

MB. Devamlı olarak dinliyordum, en çok da fasılları

BA. Evinize radyo girmişti demek ki. Dinlediğinize göre…

MB. Biraz geç girdi. Radyo evimize girdiği gün piyangodan milyarlar çıkmış gibi sevinmiştim.

BA. Radyo pahalı bir şeydi tabii o zaman.

MB. Evimize radyo daha yeni girmişti ki, o günlerde bir zelzele olmuştu. Ablam, “Muzaffer radyoyu al da aşağı in!” diye bağırıyordu. O da çocuğunu alıp aşağıya inmişti. “Sen de radyoyu al” diyordu. O da çok severdi radyo dinlemeyi.

BA. Değerli bir hazine radyo. Kimleri dinliyordunuz Ankara Radyosunda?

MB. Şekerim, ilkin fasılları dinliyorduk. Safiye Tokay, Celal Tokses, Tahsin Karakuş’un okuduğu fasılları. Sonra Ali İçinger’i.

BA. Ali İçinger, çok güzel bir fasıl okuyucusuymuş.

MB. Tabii tabii, Sonradan bizler de yavaş yavaş onlara katılmaya başladık.

BA. Radyoya girince…

MB. Daha sonra ama. Onlar bir ara ayrıldılar radyodan. Biz kaldık. Mesela Ekrem Güyer, ben, Ahmet Üstün, Melahat Pars, Müzehher Güyer. Dört beş kişi fasıllarda okuyorduk.

EP. Siz radyoya girmeden önce de musıkiyle meşgul oldunuz mu?

MB. Radyoya girmeden önce Fahri Kopuz’dan ders aldım, özel ders. Ondan sonra girdim radyoya.

Ne kadar önce?

MB. 1947’de staj imtihanını kazanıp radyoya girdiğime göre, daha önce. Demek ki 1945, 1946 civarında.

BA. Birkaç yıl sürdü herhalde bu hazırlık safhası. Haftanın belli günlerinde ders alıyordunuz.

MB. Tabii, hazırlıklı olmak lazım. İnsanın sesi ne kadar güzel olursa olsun, kulağının da sağlam olması lazım, ritim kabiliyeti olması, musıkinin ritmini kavraması lazım. İşte bu alışkanlıkları kazanmak, hazırlıklı olmak için Fahri Kopuz’dan ders aldım.

Fahri Kopuz’a gittiğim gün, talebeleriyle çalışıyordu. “Otur bakalım,” dedi, oturdum, musıki meşk ediyorlardı. Lem’î Atlı’nın bir nihavend şarkısı vardır, “Bin gül çıkarırdım sana kalbimdeki külden” diye, onu okuyorlardı. Şarkı bitince, “Hadi bakalım bana bir şarkı oku, dinleyeyim,” dedi hocam, ben de bu nihavend şarkıyı okuyayım,” dedim.  Ses verdi, okudum. Elindeki udu tersine çevirip sırtına vurarak, “Olamaz böyle şey, ders almışsın sen, saklıyorsun benden,” dedi. “Hocam, vallahi ders almadım” dedim. “E, nasıl oluyor da bu kadar düzgün, hatasız olarak okuyabiliyorsun,” diye sordu. Dedim, kulaktan ezberledim, hiçbir şekilde ders almadım. Böyle başladı.

BA. O yıllarda radyo dinliyordunuz, ondan başka plak da dinliyordunuz, değil mi? Ayrıca, belki gazinolara da gidiyordunuz, yahut şurada burada verilen konserlere…

MB. Şu kadarını söyleyeyim: bir plakçı dükkânının önünden geçerken yeni çıkan plaklara kulak kabartırdım. Söz gelimi, Münir Nurettin’in yeni bir plağı çıkmış, “Hastayım, yalnızım, seni yanımda sanıp da bahtiyar ölmek isterim.” Üç defa gidip gelirdim, plakçının önünde dura dura şarkıyı ezberlerdim.

EP. Kuvvetli bir hafızanız, hassas bir kulağınız olduğunu fark etmiş, yeteneğinizi keşfetmişsinizdir. Peki, Fahri Kopuz’a ders almaya gittiğinizde radyoya girmek gibi bir hevesiniz var mıydı?

MB. Vardı. Zaten çevrem de beni o yönde hazırlıyordu. Radyoya girmek istiyordum.

BA. Radyoya girmekten önce, zaten musıkişinas olmak istiyordum demek istiyorsunuz herhalde. Ama o yıllarda radyo en önemli musıki kurumu olduğu için ilkin orası akla geliyor.

EP. Tabii. Yani musıkiye yönelişiniz amaçsız bir şey değildi.

BA. Değildi tabii. Hassas bir kulağınız var. O yıllarda radyo yayınları da her yerden dinlenebildiği için, siz sık sık radyo dinliyor, belki de yüzlerce eseri hafızanıza kaydediyordunuz…

MB. Şekerim, hakikaten öyleydi. Şimdi radyoda çalınan binlerce eser var. Bilmediğim, duymadığım bir tane eser çıkmıyor, bir tane bile… Yeni şarkılardan bir iki şarkı olabilir bilmediğim duymadığım. Ama kendi devrimin şarkılarının, yahut kendi devrimde öğrendiğim şarkıların büyük çoğunluğu hafızamdadır.

EP. Çok güzel… Sevgiyle başlıyor. Musıki sevgisiyle. Peki bu Türk musıkisi sevgisi nasıl başlamıştı? Çocukluk çağınızın tercihi miydi?

MB. Çocukluğumda başlıyor bu sevgi. Evvela ailedeki insanlar dinliyor beni. Bir şey okuyorlar, ben de onlarla beraber okuyorum… Her toplantıda, “Hadi Muzaffer bir şarkı oku” falan diyorlardı, ben de okuyordum. “Maşallah, ne güzel okudu, bu çocuğu kaçırmayın, radyoya girsin…” gibi telkinler… Böyle sözler gün geçtikçe bir çığ gibi büyümeye başladı. İş bu noktaya gelince kimse mani olamıyor zaten.

BA. Sonra, günün birinde radyo sınavları açıldı…

MB. Radyo sınavları açıldı 1947’de.

BA. Fahri Kopuz da, radyonun hocalarından biriydi. İmtihan heyetinde o da vardı herhalde, değil mi?

MB. Vardı tabii. O da vardı. 1947’de imtihana girdik, kazandım. Üç sene sonra da terfi ettirdiler, tekrar imtihana girdik. Ben üç derece birden atladım…

BA. Peki bu üç sene nasıl geçti?

EP. Stajyerlik imtihanıydı bu.

MB. Stajyer imtihanı ama, talebe olduğumuz halde bizi korolarda görevlendiriliyordu. Kulağımız dolsun, musıkiye daha kolay alışalım diye, korolarda, fasıllarda okuyorduk.

BA. Stajyerler için hazırlanan derslerin hemen hemen hepsine girdiniz değil mi?

MB. Hepsine.

BA. Radyo adlı derginin 1942’de çıkan bir sayısında bu dersler hakkında ayrıntılı bilgi veriliyor. Bu metnin altında Şerif Sait Çeren imzası var, yani Mesut Cemil. Radyodaki kurslar hakkında bilgi veriyor. Yayın saatleri dışındaki çalışmalar şunlarmış, okuyayım:

Klasik Türk musıkisi kursları, halk musıkisi kursları; makamlar, şedler, usûller, umumi musıki bilgisi, kulak terbiyesi; Türkçe ve metin okuma kursu, ses sağlığı.

Hem yayında verilen vazifeyi o günkü provalarla beraber başarmak, hem de bu yedi ayrı kursa muntazaman devam etmek için, radyoda ödevli bir genç sanatkârın sabah en geç 8’de ayakta bulunması, 9’da vazifesine gelmesi ve yemek saatleri hariç bütün gün ve akşam çalışması lazım geliyor. Bu kurslar genç sanatkârlara tarihî ve millî musıkimizin bütün bilgileriyle beraber umumi musıkinin geniş ufuklarını açmak, yeni musıki üslubumuzu muhtaç olduğu çokseslilik alanında onlara radyoya düşen yayın işinin şerefli elemanları haline getirmek gayesini güdüyor. Böyle bir yetiştirme ve hazırlama usulünün vereceği neticeler çok emin olsa da çok kolay değildir. Sanat yemişleri tatlılığı nisbetinde emekle, sabırla, sebatla, dikkatle, bilgiyle, usûl ve erkânıyla çalışmayı isteyen oluşlardır. Bu gayret gösterilmezse meydana gelen yemiş acı, bozuk ve ham olur. Mideyi de kolayca bozar, fayda yerine zarar getirir. Bu bakımdan genç radyo sanatkârlarının yetişmeleri için kurulan sistemin birinci devresi tanınmış simalardan mürekkep bir jürinin görüş ve tavsiyelerini; mevcut imkanlar, radyonun içinden görülen ihtiyaçlarla amelî tarzda birleştiren bir durumda kurulmuştur. Mevcut kursların müfredat programı, hepsi Devlet Konservatuvarı veya herhangi bir akademik müessesede tatbik edilen en yeni usûllere uygundur. Ve bu kursları idare eden arkadaşlar, en tanınmış ve tecrübe görmüş mütehassıslardır…

Bu metnin yanında resimler var. Resim altlarından biri ilgi çekici: “Makam kursuyla kulak terbiyesi yan yana.” Burada Nurullah Şevket Taşkıran bir kanon söyletiyor. Biraz yukarısında bir resim: “Makam ve şedler kursunda Kemal İlerici.”

MB. Kemal İlerici, evet, derslerinin çoğu nazariyat.

BA. Böyle… Siz bu kurslara katıldınız.

MB. Evet, tabii.

EP. Muzaffer Bey programa girmeden önce söylemişti, hatırlatayım, jimnastik dersleri bile varmış, nefes açmak için.

MB. Vardı, bizden, bizim dönemden evvel jimnastik dersleri, göğüs kafeslerini genişletmek için, sabahleyin jimnastik yaparlarmış. Biz geldiğimiz zaman kaldırmışlar bu dersi.

(Şarkı dinletilir…)

BA. Muzaffer Bey, şimdi size bir sürpriz. 1950’desiz radyodasınız, bu programda solistsiniz. Fahri Kopuz’un yönettiği bir köçekçe takımının programı var. Gerdaniye ve karcığar köçekçeler birbirine bağlı olarak okunmuş. Solo bölümlerini Muzaffer Birtan, Müzehher Güyer, Melahat Pars okuyorlar. Daha sonra, birbirine bağlı üç köçekçe dinliyoruz. “Tavlada beslerler” (gerdaniye köçekçe), “Tuna’da çırpar bezini, kim sevmez Bulgar kızını”, yine gerdaniye köçekçe; bu ezgi, karcığar makamındaki meşhur “Benli”ye bağlanıyor, Muzaffer Birtan’la Müzehher Güyer okuyorlar solo bölümlerini. Yöneten Fahri Kopuz, yıl 1950 Ankara Radyosu. Biz bu programın kısa bir bölümünü dinleyeceğiz.

O bölüm dinletilir

BA. Bu programı hatırlıyorsanız biraz anlatır mısınız?

MB. Hatırlıyorum, yeniden okuyormuşum gibi heyecanlandım şu anda vallahi! Hâtıra işte….

EP. Çok güzel bir icra olmuş. Coşkulu bir yorum var.

MB. Tabii, seslerimiz de genç… Köçekçe böyle okunur zaten.

EP. Fahri Kopuz’un udu her şeye hâkim, ritmi müthiş.

BA. Solo bölümlere yer verilmesi de dinamizm getirmiş köçekçeye.

EP. Kimler çalıyordu hatırlıyor musunuz?

MB. Ali İçinger hanende, aynı zamada def çalıyor. Hatırlamaya çalışayım… Zühtü Bardakoğlu vardı, santur, Osman Güvenir kanun, Vedia Tunççekiç kemençe, Faize Ergin tanbur, Naci Tektel keman, Hamdi Tokay klarnet çalıyorlardı.

BA. Fahri Kopuz hazırladı bütün programı tabii.

MB. Gayet tabii, şef o.

BA. Bu program canlı yayında mı plağa kaydedilmişti acaba?

MB. Bizim yayınlarımız hep canlıydı. Sonradan, canlı yayınlar plağa alınmaya başlamıştı. Büyük plaklara.

BA. Canlı yayın plağa alınmamışsa, siz icraya katılanlar yayından sonra dinleyemiyorsunuz. Kaydedilmişse bile, herhalde uzun zaman sonra dinleyebiliyordunuz. Ancak o şekilde…

MB. Evet, tabii

EP. Biz gene şu staj konusuna dönelim. Demin Bülent’in okuduğu, altında Mesut Cemil’in imzası bulunan metinden radyoda verilen dersleri öğreniyoruz. Radyoda imtihanı kazanıp staja başladınız. İmtihan kurulunda kimler vardı?

MB. İmtihan kurulunda, bütün şefler, hocalar, sazendeler vardı nerdeyse. Hatırımda kalanları söyleyeyim: Mesut Cemil, Ruşen Kam, Cevdet Kozanoğlu, Fahri Kopuz, Refik Fersan, Vecihe Daryal, İzzettin Ökte… yani bütün sazlar, hocalar oradaydı.

EP. Size ne sorduklarını hatırlıyor musunuz?

MB. Bir şarkı istediler benden, ben de bir şarkı okudum. Sonra bir kulak yoklaması. Sonra, “Peki, çıkın” dediler. İmtihanı kazandığımı öğrendikten sonra staja başladık. Üç yıl sonra yeni bir imtihana tâbi tuttular, sanatçı imtihanına. O zaman daha başka şeyler de sordular.

BA. Bu herhalde daha geniş kapsamlı, daha zor bir imtihandı.

MB. Evet, makamları, usûlleri sordular.

BA. O üç yıl içinde toplu icralara katılmıştınız. Repertuvarınız, bilginiz genişlemişti. Sonra, nazariyat derslerine de girmiştiniz. O dersleri biraz anlatır mısınız bize? Ne öğrendiniz o derslerden? Kemal İlerici’nin makam, şed derslerine girdiniz mi?

MB. Ben Kemal İlerici’ye yetişemedim. Kemal İlerici yoktu. Bizim zamanımızda, Orhan Veli’nin babası Veli Kanık’tı solfej hocamız. Ruşen Kam edebiyat, aynı zamanda makam dersine girerdi. Diksiyon, doğru okuma konuları da edebiyat dersine dahildi. Bir solistin ağzını iyi açması lazım. Kapalı ağızla şarkı okunmaz. Diksiyonunun güzel olması, kelimeleri bölmemesi lazım. Mesela Hacı Arif Bey’in bir kürdilihicazkâr şarkısı vardır: Gurub etti güneş, dünya karardı. Bunu okurken “gurub etti, güneş dünya karardı” diye okuyorlar, hatalıdır, yanlıştır. Virgülü “güneş”ten sonra konmalı, “güneş”ten önce virgül koyarsanız mısra hatalı olur.

BA. Bunlar çok faydalı bilgiler.

MB. Tabii. Cemal Reşit’in bir lafı vardır, duymuşsunuzdur. Birisi ona sormuş, nasıl sanatçı olunur diye. Ah monşer demiş, hiçbir insan sanatçı olmaz, sanatçı sanatçı olarak doğar, o hasletini, o kabiliyetini sonradan edindiği bilgilerle çoğaltır, ondan sonra temayüz eder, sanatçı olur. Yoksa ben sanatçı oldum diye ortaya çıkılmaz demiş… Çok doğrudur bu. Yani o kabiliyetiniz yoksa, ne yaparsanız yapın, kimden ders alırsanız alın, yapamazsınız. Bakın, bizim stajyerler arasındaki birçok arkadaşımız yapamadı, kafası almadı, ayak uyduramadı. Ayrılmak zorunda kaldılar. Bıraktılar radyoyu.

BA. O çalışmalarda makam, usûl bilgileri de öğrendiniz, nazarî bilgiler, makamların incelikleri gibi…

MB. Gayet tabii. Her makamın bir dörtlüsü beşlisi vardır. Basit makamlar var, mürekkep makamlar var; bunları ayırt edebilmek lazım. Usûller de öyle, küçük usûller var, büyük usûller var. En azından küçük usûlleri bilmeyen birinin şarkı okumasına imkân yoktur; aksak nasıldır, yürük semai, düyek, sofyan nasıldır, bunları bilmedikten sonra nasıl şarkı okuyabilir ki?

BA. Ruşen Kam nasıl öğretiyordu makamları, tahtaya mı yazıyordu, kemençeyle mi gösteriyordu?

MB. Tahtaya yazıyordu daha çok, biz de sesle terennüm etmek suretiyle çalışıyorduk.

EP. Bir yandan bu kurslara devam ederken bir yandan da radyo yayınlarına katılıyordunuz, değil mi?

MB. Radyodaki her faaliyete katılıyorduk.

BA. Siz ud da çalıyorsunuz. Fahir Kopuz’dan ud dersi de aldınız mı?

MB. Hayır, ben udu kendi kendime öğrendim. Fahri Kopuz’a gittiğim zaman da tıngır mıngır bir şeyler çalıyordum, ezbere çalıyordum.

BA. Ama udla girmiyordunuz değil mi, Fahri Kopuz’un derslerine. Siz hanende adayı olarak gidiyordunuz.

MB. Hayır, doğrudan doğruya Fahri hocadan meşk etmeye, eser geçmeye, makam, usûl bilgileri öğrenmek için gidiyordum. Udu ben kendi kendime çalıyordum. Udu notayla çalacak hale gelince daha çok fayda sağlamaya başladım.

BA. Bir hanendenin bir sazı mükemmel olmasa bile…

MB. Çalması lazım. Bence çok fayda sağlar.

(Fahri Kopuz’un yönettiği aynı köçekçe takımından bir bölüm daha dinletiliyor. Fahri Kopuz’un kendi eseri: “Pala oyunu”, çargâh makamında, “Karanfil tüfek elde”. Solo bölümlerini Muzaffer Birtan okuyor, daha sonra da çargâh sirtoyla program kapanıyor.)

BA. Bu kaydı dinlettikten sonra yine Ankara Radyosuna dönelim. Stajyer olarak katıldığınız çalışmalar üç yıl kadar sürdü, sonra radyonun…

MB. Açmış olduğu imtihanına girdik, tekrar imtihandan geçtik. “Sanatçı imtihanı”ydı bu, ondan sonra üç derece terfi ettim, sanatçı Böylece solo programlara da katılmaya başladım. Toplu icralara, fasıllara zaten katılıyorduk. Aklınıza ne kadar topluluk gelirse giriyorduk.

Ankara Radyosunun bütün yayınlarına katıldık. Hattâ Karagöz programlarına bile… Hayalî Küçük Ali’nin doldurduğu Karagöz plaklarına Ekrem Güyer’le beraber katıldık, Karagöz’ün sesine uygun makamlardan, yegâh, eviç, ferahnak gibi makamlardan şarkılar okurduk, Hayalî Küçük Ali için.

BA. Radyo plakları mıydı bunlar?

MB. Radyo plaklarıydı tabii, bant yoktu.

BA. Bunlar radyolarda özellikle bayram günlerinde yayımlanıyordu.

MB. Evet.

BA. Çok sayıda plak doldurmuşsunuzdur bu şekilde.

MB. Çok, ama bilmiyorum, kıymetini bildiler mi, ne yaptılar.

EP. Siz Ankara Radyosunun kütüphanesinde de çalıştınız, öyle değil mi?

MB. Kütüphanede, evet, nota kütüphanesinde.

BA. Cevdet Kozanoğlu’nun gayretiyle bir kütüphane kurulmuştu orada.

MB. Onun girişimiyle, direktifiyle. Ama o kütüphaneyi faydalı hale getiren bendim. Pazar günleri herkes çıkar gezerdi. Bense çalışırdım.

BA. Siz nereden temin ediyordunuz notaları?

MB. Radyonun kütüphanesi vardı zaten, notalar var.

BA. Peki sizin göreviniz neydi?

MB. Kütüphaneyi tanzim etmek… Sonra, notaları makbuz karşılığında programlara vermek. Çünkü biri alır getirmeyebilir.

BA. Notaya alınmış eserlerin sayısını artırmak için de bir çalışma olması lazım. Demek ki, o yönde bir görev değildi sizinki.

MB. Hayır, o benim işim değildi. Burada şunu da belirteyim: radyonun nota basmak için bir makinesi vardı. Matbaa makinesi gibi bir şeydi.

BA. Cevdet Kozanoğlu anılarında, bozuk sazların onarılması için Ankara Radyosunun alt katında bir saz onarım atölyesi açıldığını yazmış. Bu atölyeyi gördünüz mü, hatırlıyor musunuz?

MB. Söylerlerdi, ama görmedim, hatırlamıyorum gördüğümü şu anda. Kozanoğlu kendisi de saz yapardı, hem de iyi yapardı. Elinde göğüssüz udlar vardı, karınsız udlar.

BA. Cevdet Kozanoğlu sizin gözünüzde nasıl bir insandı, bir idareci olarak? Çok disiplinli olduğu, hattâ fazlasıyla disiplinli olduğu söylenir.

MB. Disiplinli, evet. Ama tabii, biraz da adamına göredir bu, sen vazifeni yerine getirdikten sonra ne yapacak ki…

EP. Ama bir görevi yerine getirmek yeterince bir disiplindir zaten.

MB. Tabii, ama bir insana bir görev verilmişse, o görevi yerine getirmek de onun yükümlülüğüdür.

EP. Siz sanatçı kadrosuna geçtikten sonra solo programlarına da başladınız, repertuvar nasıl tespit ediliyordu?

MB. Bir ara bu iş için Melahat Pars’ı görevlendirmişlerdi. Melahat Hanım, solistine göre, okuyucusuna göre, bir de günün hangi saatinde ise o programı ona göre hazırlayıp herkesin eline veriyordu. Biz de bir ara bunu tatbik ettik, ama daha sonra dedik ki, bu böyle olmaz. Hangi yemeği yiyeceğimi, hangisini yemeyeceğimi bilmeden önüme bir yemek koyuyor, illa bunu yiyeceksin diyorsun bana… Olmaz böyle şey!

Sonra değişti mi bu?

MB. Değişti. Solistin kendi zevkine göre, kendi yorumuna göre eser seçmesi, ona göre çalışması gerekiyordu. Kendi okuduğu bir program onun zevkini taşımalıydı.

(Bu söyleşide adı sık sık geçen Fahri Kopuz’un bir hüzzam şarkısı dinletiliyor: “Şâd olurdum belki, bu baht-ı siyahım olmasa” Muzaffer Birtan okumuş.)

BA. Ankara Radyosunda siz fasılda da okuyordunuz, Ekrem Güyer’le, iki kişi, sadece ikiniz…

MB. Kadrolar ancak bu kadarına müsaitti.

BA. Fasıl iki kişiyle de olur, bir kişiyle de olur. Def çalar mıydınız fasıl okuduğunuz zaman?

MB. Def çalmadım, ama çalarım.

BA. Ekrem Güyer çalar mıydı? O fasılda def kullanılmış mıydı?

MB. Hayır. Ekrem çalmadı.

BA. Defsiz miydi fasıl?

MB. Ya defsizdi ya da Ali İçinger çalıyordu.

EP. İki okuyucu olunca, faslı yöneten diye biri nasıl oluyordu?

MB. Fahri Kopuz yönetiminde…

BA. Ama Fahri Kopuz ud çalıyor orada.

MB. Olsun.

BA. Programı o hazırlamış olabilir, ama icra…

MB. Elini kaldırıp da idare etmek şart değil, işareti verdi mi başlıyorsun. Şarkılar aranağmeleriyle birbirine bağlı zaten, akıp gidiyor.

BA. Demek bu şekilde idare ediliyordu.

MB. Evet.

EP. Bu durumda, radyo kendi koşullarına göre faslı biçimlendirmiş oluyor.

MB. Bizler radyoda bazen öyle müşkil durumlarda kalmışızdır ki… Bakın, yine Fahri Kopuz’lu bir hâtırayı anlatayım. Hoca yeni bir program hazırlamış, pek bilinmeyen birkaç şarkı da koymuş. Bir gün gelip “Haydi çocuklar,” dedi, çocuklar dediği Ekrem’le ben, “bugün ikinizsiniz, programda bir iki yeni şarkı da var, bakalım ne yapacağız…” Okuruz hocam dedik. Ekrem’le omuz omuza verdik. Evvela notasını okuduk eserlerin. Arkasından bir prova, bir prova daha. İşte böyle canlı olarak yayımlanan bir fasıl oldu. Okuyup çıktık stüdyodan. Baktım Fahri Hoca, daha evvel vadetmişti bize, birer gazoz ısmarladı. Sonra gazozlar geldi, içtik.

BA. Biraz da Ruşen Ferit Kam’ın korosundan bahsedelim, onun yönettiği bir koro vardı. Önce Mesut Cemil yönetiyordu koroyu Ankara Radyosunda. Şu soruyu soracağım: Mesut Cemil yönetimindeki koro icrası kayıtlarına baktığımız zaman gitgide değişen, gelişen bir icra anlayışı olduğunu görüyoruz. Ankara Radyosundaki koronun en eski kayıtlarında kudüm kullanılmış. Daha geleneksel denebilecek bir tarzda, nüanslamaya pek önem vermeden okutmuş. Ama Istanbul Radyosu kayıtlarında daha gelişmiş, daha incelmiş, daha nüanslı bir anlayış var, ritim sazı bırakılmış. Yani adım adım gelişen bir çizgisi var. Siz Mesut Cemil’in korosunda Ankara Radyosunda da, Istanbul Radyosunda da yer aldınız. Bütün bunları gördünüz. Bu değişimi nasıl değerlendirirsiniz?

MB. Istanbul’da kadrolar genişlemişti. Geniş bir kadro daha bir güven vericidir. Tabii, seneler geçtikçe koro icrasında takip edilen fikirlerde bazı değişiklikler, yenilikler olacaktı. İcra şekilleri de yerinde saymayacaktı. İleri doğru bir gidiş olması lazımdı. Mesut Cemil Bey de yerinde saymamış, hep ileri adımlar atmıştır.

BA. Siz bu ileri gidişin herhalde farkındasınız değil mi? Bütün icralarda.

MB. Gayet tabii.

BA. Peki, ilk icralarda kudüm görüyoruz, daha sonra terk ediliyor, neden?

MB. O günkü anlayışına göre kudümü…

BA. O anlayış ne? Kudüm kullanırken neyi düşünüyordu, çıkartırken neyi düşünmüştü? Biz burada şu doğrudur şu yanlıştır demiyoruz, onun anlayışı neydi?

MB. Anlıyorum, ritmi muhafaza etmek için kudüm kullanılmış. Başka bir şey olamaz.

BA. Ama kudüm kalktığı zaman ritim kalkmış olmuyor ki. Mesut Cemil ritme de hâkim bir adam, çok kıymetli musıkişinas.

MB. Demek ki, başlangıçta koroda kudüm bulunmasını tasvip ediyordu. Sonradan vazgeçmiştir.

EP. Tabii, ritim için ama, neticede o da bir ses, koronun icrasına katılan bir ses, bir tını.

MB. Ben soloda kudümü, darbukayı falan tercih etmem, hiçbir zaman kullanmadım.

BA. Buradan biraz sıçrayarak gidelim, ona da değinsek. Mesut Cemil kudümü kaldırmıştı Istanbul’daki koroda. Mesut Cemil’den sonra koroyu Nevzat Atlığ devraldı. Nevzat Atlığ ritim sazlarından hoşlanmaz, bunu biliyoruz. Yönettiği korolarda hiçbir zaman kullanmamıştır; karşıdır kullanılmasına. Onun anlayışı böyle. Nevzat Atlığ’dan sonra Mefharet Yıldırım yönetti bir süre o koroyu, birkaç yıl. Orada yine kudüm kullanıldığını gördük. Ondan sonra da siz şef oldunuz aynı koroya, sizin bantlarınıza bakıyorum siz de kullanmışsınız kudümü. Sizin kendi görüşünüz nedir?

MB. Ben “klasik koro”da kudümü isterim doğrusu.

BA. Nasıl bir fayda sağlıyorsunuz, ritmin kaçmaması mı?

MB. Ritmin kaçmaması. Çok eskiden beri, yani o klasik eserlerin bestelendiği günlerden beri kudüm hep kullanılmıştır. Nevzat’ta yoktur kudüm. Ama koro yöneticisine sorarlar, kudüm istiyor musunuz diye. O da istiyorum diyebilir. Bu tamamen şefin isteğine bağlı bir konu.

EP. Evet ama, sizin görüşünüz nedir?

BA. Sizin ölçünüz nedir?

MB. “Klasik koro”da olabilir, “beraber şarkılar”da da olabilir, ama soloda istemem. Benim görüşüm bu.

BA. Saz eserlerinde gerek var mı?

MB. Saz eserlerinde olabilir.

EP. Sizin idare ettiğiniz “klasik koro”da viyolonsel var mıydı?

MB. Vardı. Hüsnü Özenen çalardı.

EP. Bir bas ses ihtiyacından mı kaynaklanıyordu viyolonsel?

MB. Ee, tabii, tabii..

EP. Daha önce olmayan bir çalgı çünkü.

BA. Siz Ruşen Kam’ın korosunda da okudunuz. Radyodaki her programda görev aldığınızı söylediniz. Ruşen Kam’ın korosunda da yoktu ritim sazı. Gelin görün ki, 1975’ten sonra “ritim sazı niye yok!” diye, Türkiye çapında diye kampanya başlatıldı; kampanya diyebiliriz pekâlâ.

Herhalde şefler de bu kampanyanın etkisi altında kaldılar. Bugün bakıyorum öyle bir ritim sazı yaygınlaşması var ki, soliste bile daire, bendir eşlik ediyor! Solistin bu sazlara ihtiyacı yoktur ki. Olmaması lazım. Bana kalırsa, işte o kampanyanın etkisi bu.

MB. Olabilir olabilir. Bunlar hep bir görüş meselesi. Ben şahsen soloda kudüm de istemem, bendir de. Çünkü benim nüanslarımı kısıtlayabilir.

BA. Peki, Ruşen Ferit Kam’ın korosundan bahsedelim, orada nasıl çalışıyordunuz, provalar nasıl geçiyordu?

MB. Aynıydı, değişen bir şey yoktu.

BA. Eserleri Ruşen Kam seçiyordu herhalde.

MB. Evet, ama birlikte seçtiğimiz de olurdu. Bana da söylerdi, haydi bir program hazırlayalım derdi. Ben seçtiğim eserleri gösterirdim, olur derse notalarını hazırlar, yayın saatinden bir buçuk saat evvel stüdyoya girerdik.

BA. Bir buçuk saat mi sürüyordu provası?

MB. Bir buçuk saat, bir saat kadar işte. Provada eksikliklerimiz tamamlanır, yayına sonra girerdik.

BA. Yeterli oluyor muydu bir buçuk saat? En ciddi eserler okunuyor. Bazı eserler ilk defa icra ediliyor…

MB. Bana sorarsanız, yeterli değildi. Ama ben bir program için bir bütün gün çalışmak isterim.

BA. Elbette çok iyi yetişmiş sanatkârlar var radyoda. Bildikleri eserlerse, şöyle bir bakınca besteyi hatırlarlar, ama ilk defa icra edilen yahut çok az icra edilmiş eserler de var. Böyle eserler bir buçuk saatlik bir provada nasıl çıkıyor ortaya, ben bunu pek anlayamıyorum.

Doğrusu, geniş kapsamlı bir soru oluyor bu, bütün radyo tarihini kapsayacak bir konu belki de. Radyo programlarının süresi bellidir; bir saatlik, kırk beş dakikalık, yarım saatlik olabilir. Ne kadar sürelik bir çalışmayla ortaya çıkar bu programlar? Sorunca çoğu kez şu cevabı alıyoruz: kırk beş dakika sürecek bir koro, bir saatlik, bir buçuk saatlik provayla ortaya çıkabiliyormuş. Seslendirilecek eserler çok iyi hazmedilmiş, bilinen eserlerse yetebilir bu süre. Ama bu programlarda, özellikle “klasik koro” programlarında ilk defa icra edilen “takım”lar yer alabiliyor, yahut çok az icra edilmiş eserler. Bunlar nasıl çıkıyor bir buçuk saatlik provayla, hep merak etmişimdir. Seçkin musıkıcilerin reddettikleri bir arabesk musıki vardır. Bakın, Orhan Gencebay şöyle demiş: radyoda bir Yurttan Sesler programı iki saatlik bir provayla ortaya çıkıyor. Benim bir plağım, diyor, iki buçuk aylık bir çalışmayla piyasaya çıkar… Bir eleştiridir bu. Orhan Gencebay’ın bestelerini ciddiye alırız almayız, o ayrı şey. Bu soruyu sorarken ne sizi, ne de öteki radyocuları suçlamak geçer aklımdan. Merak ettiğim şey sizin bu konuda ne düşündüğünüz…

Şunu söylemek isterim… Benim için, şahsen, bu prova saatleri hiçbir zaman tatminkâr olmamıştır. Hani beni tatmin etmedi ama, “ben yaptım, oldu” demiş ya adam, onun gibi, bizimki de o hesap… Provaya başlanır, eserler okunur, bu kadarı kâfidir denir, sonra hemen yayına geçilir… Bir defa şunu bilmek lazım, stüdyolarda çalışma imkânları yetersizdir. Bir günde beş altı bant doldurulur stüdyolarda; koro var, fasıl var, solo var, türkü programları var, oyun havaları var, bilmem ne var… Bunların hepsi stüdyo için taksim edilecek, her birine zaman ayrılacak, her biri için bant doldurulacak. Ama bizim burada üzerinde durduğumuz “klasik koro”ya büyük stüdyoyu bütün bir gün tahsis ederseniz, o stüdyoda başka bir şeyin yapılmasına imkân kalmaz. Oysa yalnızca o koronun çalışması gerekir o gün. Bu bakımdan, imkânsızlıklar zorluyor bir taraftan da. Program sayısı fazla, anlatabiliyor muyum? Üretim fazla olunca, bazı şeyler, olduğu kadar oluyor. Belki hiçbir şey fevkalade olmuyor, ama biraz iyi bir şey çıkınca, tesadüfen her zamankinden daha iyi bir şey ortaya çıkınca, “Aaa, iyi oldu” deyip seviniyoruz… Ama bu hiçbir zaman beni tatmin etmedi.

EP. Bu anlattığınız bir çaresizlik hali. Çünkü radyonun yayınlarının sürmesi lazım. Dediğiniz gibi, birçok programın kaydedilmesi lazım o stüdyoda. Herkese, her programa bir gün verilirse, bunun haftalık yayın akışına yetişmesi imkânsız olur.

Radyo binalarının birçok stüdyodan meydana gelmesi gerekir. Ama gerçek böyle değil. Bizim radyodaki mekânlarımız, söylediğiniz gibi, son derece sınırlı. Demek ki radyoda icra edilen musıki bu şartlar altında icra edilen bir musıki olacaktır. Sizce sonuç nedir, ne olmuştur, bu açıdan, altmış yıllık bir mesafeden baktığınız zaman?

MB. Sonuç, fevkaladedir, yahut düşündüğümüzün çok üstündedir diyemem. Hiçbir zaman diyememişimdir. O kadar büyük imkânsızlıklar içinde çalıştık ki biz…Son iki senedir radyoya gitmiyorum. Daha önce, gittiğim zamanlarda kışın soğuk hava, yazın sıcak hava verirlerdi, düşünebiliyor musunuz! Kışın stüdyoya girince üşürsün, palto giyersin, sazların akortları tutmaz. Eee, bu şartlar altında hangi müziği çalıp söylersin?

EP. Siz İcra Heyetinde de okudunuz, bu topluluğu yönettiniz de. Bu toplulukla radyo dışında konserler verdiniz. O topluluk konserlere nasıl hazırlanırdı? On beş günde bir konser veriyordu, burada aldığınız sonuç nasıldı?

MB. Eh, orada aldığım sonuç biraz daha iyiydi diyebilirim. İyi olduğumuz konserler vardı. Ama orada da başka imkânsızlıklarla karşı karşıyaydık. Radyoda istediğin sazı karşında buluyorsun, ama prova imkânı azdır. Konservatuvarda ise yeterince çalışabilmek için, prova için vakit var, ama orada da istediğin sazı bulamıyorsun. Birbirinin tersi iki durum. Ama neticeyi değiştiren bir şey yoktu.

EP. Demek ki, şartlar her zaman kötüydü, sonuçta sizin düşündüğünüz bir musıki olmadı.

MB. Tepebaşı’nda, konservatuvarın İcra Heyetine prova için verilen oda kömürlük gibi bir yerdi, bizler orada çalıştık vallahi!

EP. Yirminci yüzyılda Türk musıkisi icralarına bakarsak, radyolara, konserlere, plaklara… Tatminkâr bir icra çıkmadığını söylemiş oluyorsunuz burada.

MB. Bir ölçüde öyle tabii.

BA. Aslında bu doğru değil tabii.

EP. Değil, evet, haksızlık olur böyle konuşmak.

BA. Tam tersine, yirminci yüzyılda güzelleşti icra. Eski yüzyıllardaki icrayı dinleyebilmiş olsak, beğenmezdik.

MB. İcra, eskiye nazaran değişmiştir. Her şeye rağmen değişmiştir.

EP. Hiçbir şeyi beğenmemek de haksızlık olur gerçekten.

MB. Tabii tabii. Anladım.

EP. Radyoda provalara ayrılan sürenin yetersiz olması yüzünden sizin zihninizdeki ideal icraya, mükemmeliyete erişilememiş olsa bile, radyolardan iyi icralar da dinlenebildiğini teslim etmek gerekir tabii.

MB. Piyasada çıkan kasetleri dinliyorum, sonra bizim radyo bantlarını. Piyasa maddî kazancı önde tuttuğu için çalıp söyleyenler stüdyoya kapanıyor, on gün, on beş gün, bir ay, bir buçuk ay çalışıyorlar. CD’yi çıkardıkları zaman en ufak bir akortsuzluk, küçük bir ses aykırılığı, en ufak bir ritimsizlik filan, hiçbir arıza göremiyoruz. Ben bunları söylerken radyoyu kötülemek de istemiyorum, radyonun imkânları aynı değil çünkü. Demin söylediğim gibi, bir stüdyodan beş altı bant çıkacaksa bunun neticesi gayet tabii öyle olacaktır.

Bir noktanın yanlış anlaşılmaması lazım. Şöyle toparlarsak, 1938’de Ankara Radyosu bir devlet radyosu olarak açılmadan önce Istanbul’da da, Ankara’da da düzensiz bir biçimde süren radyo yayınları vardı. Bunların denetim mekanizmaları zayıftı. Bir icracı, iki icracı radyoya geliyor, o gün ne temin edilebiliyorsa içlerinden geldiği gibi çalıp okuyorlardı. Hazırlıksız programlardı bunlar. İcra bir disiplin altında değildi, gelişigüzeldi. Ankara Radyosu kurulduğu zaman icra bir disiplin altına alınmak istendi. Ankara Radyosunun getirdiği en önemli şey bu gelişi güzel icraya bir çekidüzen vermekti. İşte bunu gerçekleştirdi radyo. Radyoya gelenler piyasada, gazinolarda çalışan kimselerdi. Ama onlar radyoya gelince o başıboş icrayı sürdüremediler. Bunu görüyoruz. Ne var ki, zaman geçtikçe musıki daha ciddiye alındı, böylece daha disiplinli bir şekilde icra edilmesi ihtiyacı doğdu. İşte böyle bir gelişme karşısında radyo biraz geride kalmış olabilir. Musıki icrasındaki anlayış değişiyor. Daha iyi olması ihtiyacı duyulmaya başlıyor. Bir eksiklik varsa, bu yüzden hissediliyor. Zamanın akışı içinde ortaya çıkan bir şey bu.

EP. Bu şartlar altında, günahıyla sevabıyla, radyonun yirminci yüzyılın musıki icrasında önemli bir yeri vardır.

Gayet tabii, hatası, sevabıyla, gayet tabii. Eskisine göre, anlayış değişti, hem koro icrasında, hem de sololarda. Yorum değişti. Bir ilerleme var. Radyo bu açıdan yabana atılacak icra kurumu değildir.

BA. Evet, ilerleme de vardır, bunu unutmamak gerekir.

EP. Sizin söylediğiniz gibi, hem solo, hem de toplu icrada, hem üslup, hem teknik bakımından bir ilerleme vardır; bunda da radyonun payı büyüktür.

(Söyleşinin burasında Muzaffer Birtan’ın okuduğu, Arif Sami Toker’in hüzzam makamındaki “Bu akan yaşları dindir güleyim fecre kadar” diye başlayan şarkısı dinletilir.)

Çok güzel bir şarkıdır. Övünmek gibi olmasın da, ben çıkarmıştım bu şarkıyı. Daha sonra notasını yazdım, koroda da okuttum

BA. Nereden bulmuştunuz bu şarkıyı?

MB. Arayıp buluyorum işte. Vaktiyle Arif Sami Toker’in kendisinden almışımdır. Onun külliyatı basılmıştı, orada da vardır. Biraz araştırmacılık huyum olduğu için; yoksa herkes bulabilir istediği şarkıyı.

Ama onu icra edip ortaya çıkarmak lazım.

MB. Tabii.

BA. Bu yönünüzü biraz anlatmanızı rica edeceğim.

MB. Yalnız bu şarkı değil. Bende hakikaten biraz araştırmacılık vardır. Araştırmayı severim, koroda yeni eser, az okunmuş eser bulmak için araştırmalarımı durmadan sürdürmüşümdür. Yeni bir şarkının notasını bulduğum zaman da şunu hemen basalım da göndereyim, okutayım falan demem. Önce tetkik ederim, arızalarında bir eksiklik var mı yok mu, ona bakarım; ondan sonra, nefes yerlerini tayin ederim; prozodi hatası var mı, yok mu, ona da bakarım. Ancak ondan sonra basılacak hale gelir. Bir teksir makinem vardı benim. Notaları bastıktan sonra götürürdüm koroya. Böyle tertemiz, pırıl pırıl olunca okur, okuturum. Benim koromda, kalem maleme lüzum yoktur; şurası fa diyez mi, natürel midir, böyle tereddütlere mahal yoktur, icracılar nota kâğıdında ne görüyorsa onu çalarlar.

BA. Siz o meseleleri artık halletmiş olarak geliyorsunuz.

MB. Tabii, başka türlü olmaz zaten. Provaya geldiğinizde, burası fa diyez mi, fa natürel mi, mi bemol mü diye tartışmaya başlarsanız, size stüdyoda ayrılan zaman geçip gider.

EP. Bunun için mi teksir makinesi almıştınız?

MB.

EP. Mumlu kâğıda mı yazıyordunuz?

MB. Evet.

EP. Çok güzel… Peki, teksir makinesi çağını doldurunca, fotokopi makinesi de aldınız m?

MB. Hayır, fotokopi makinesi almadım.

BA. İcra Heyetinde de kullandınız değil mi aynı makineyi?

MB. Tabii, tabii.

EP. Notaları siz kendiniz mi yazıyordunuz?

MB. Ben de yazarım, gayet güzel nota yazarım. Benim hanım da bana çok yardımcı olmuştur.

BA. O da nota yazabiliyor demek ki.

MB. Hem de çok güzel yazar.

BA. Eşiniz musıkişinas mıdır?

MB. Değil ama, musıkiyi çok sever, çok meraklıdır. Şu bantlarda sesi vardır, çalabilseydik dinletirdim size.

EP. Onları çalamadık maalesef. Sohbetimizde Ankara’da bırakmıştık sizi. Sonra, radyolardaki teknik imkânlar, povalar üzerinde durdunuz. Şimdi Istanbul Radyosuna gelelim. 1952’de Istanbul’a geldiniz Ankara’dan. Istanbullu oldunuz. Hemen radyoya geçtiniz mi?

MB. Hayır, birkaç ay sonra radyoya girdim. Ankara Radyosundan izin istemiştim, vermediler, ben de ayrıldım, istifa ettim. Ondan sonra, Cevdet Kozanoğlu bu adamı biraz cezalandıralım, buradan çekip gitti demiş. Birkaç ay radyoya almadılar beni. Birkaç ay sonra girebildim.

Şunu da söyleyeyim… Istanbul’a gelişimin sebebi —Küçükçiftlik Parkı’nda bir gazino vardı—orasıyla bir angajmanımız olmasıydı, eski eşim Mefharet Atalay, Radife Erten ile birlikte. O gazinoda ben de okudum, daha sonra da Turkuaz’da.

EP. Kristal’de de okudunuz mu?

MB. Kristal’de de okudum bir ara.

EP. Sonra Belediye Konservatuvarına mı girdiniz?

Radyodaki sololarımda İzzettin Ökte eşlik ediyordu bana. “Gel seni konservatuvara alalım,” dedi bir gün. Ben de, bu yaştan sonra kalkıp konservatuvar imtihanına gireceğim, istemem dedim. “Yahu, ne imtihanı, sen onu bana bırak,” dedi. Sonra gittik İzzettin Ökte’yle, müdürle tanıştık, beni derhal konservatuvarın İcra Heyetine aldılar. O günden beri ben seksen iki kere İcra Heyetinin konserine çıktım.

EP. Münir Nurettin şefti.

MB. Önce Nevzat Atlığ, ondan sonra Münir Nurettin. Mefharet Yıldırım’la beni şef muavini yaptılar. Şef yardımcısı olarak yılda birkaç konserin idaresi bizlere bırakılırdı. Münir Nurettin uzun zaman idare etti heyeti. Münir Bey’in vefatından sonra ben şef olarak tayin edildim.

Siz radyoya da devam ettiniz bu arada.

Tabii tabii.

EP. Ama kadronuz Belediye Konservatuvarındaydı….

MB. Ben radyoda istisna aktiyle, yani sözleşmeli olarak çalışıyordum.

Bir yandan radyo çalışmaları, bir yandan da İcra Heyetindeki çalışmalarınız devam ediyor. Paralel gidiyor bunlar birbirine, değil mi?

Bir de Istanbul Radyosunda sololarınız var. Biraz anlatır mısınız radyoda hangi topluluklara katıldınız Istanbul’da?

Ankara’da ne yaptıysam Istanbul’da da aynı. Katılmadığım hiçbir topluluk yoktur. Klasik Koro, Beraber ve Solo Şarkılar, Erkekler Faslı… Hangi topluluk aklınıza geliyorsa hepsinde sesim vardır.

O halde şu soruyu sorayım: haftada üç dört programa çıkıyordunuz, değil mi?

Evet. Çoğu zaman sabahleyin gelirdik, saat onda,akşam saat altıya kadar oradayız.Koro varsa koro, arkasından erkekler faslı, böyle birkaç neşriyata art arda girdiğim olurdu.

BA. Böyle böyle nice yıllar geçirdiniz radyonun çatısı altında…

Uzun zaman geçti.

Bazen de sabahları İcra Heyetine gidiyorsunuz, öğleden sonra radyoya. Bütün gününüz böyle geçiyor. Siz Istanbul Radyosunda Diskotek Tarama Kurulunda da çalışmışsınız. Nedir bu?

Evet, Diskotek Tarama Kurulunda da çalıştım. Diskotek diye bir şey var, bantların, plakların muhafaza edildiği oda. Vaktiyle bantlara, plaklara müzik kaydedilip konmuş gözlere, raflara. Bunlar biriktikçe birikmiş. Artık gözler, raflar dolmuş, yenilerini almıyor. Bunların sağa sola dökülmüş bir halde kalması zayiine yol açıyor. İşte bu işler için bir diskotek tarama kurulu ihdas edildi radyoda. Biz de Türk sanat müziği diskotek-repertuvar taraması işine koyulduk. Mümkün olduğu kadar her eserden, her solistten, her fasıldan, her klasik korodan, her şeyden örnekler vermek suretiyle… Bunları muhafaza ettik. Ama fazlalıkları, yani ihtiyaç fazlası olanları da kaldırdık; lüzumu yoktu çünkü. Mesela bir bantta aynı şarkıdan üç tane var. Ne gerek var, bir tanesini koyarsın, ikisini kaldırırsın.

EP. Nasıl üç tane, yani birbirinin kopyası mı?

MB. Şöyle: mesela bir solist nihavend şarkılar okumuş, iki üç program sonra bir nihavend daha, aynı solistin programlarında üç aynı şarkı var; bunun gibi. Böyle bir taramaydı.

EP. İyi icraları tuttunuz… Daha kötü olanlarını çıkardınız diskotekten.

MB. Tabii, evet, çıkardık.

Kimler vardı bu kurulda sizden başka?

Benden başka, Cüneyd Kosal, Alâeddin Şensoy, Abdullah Özman vardı.

Ne kadar sürdü bu çalışma?

MB. Birkaç sene sürdü.

BA. Siz ayrıldıktan sonra da sürdü mü?

Hayır. Biz o çalışmayı tamamlayıp raporumuzu yazmıştık.

EP. Diskotek taraması hangi dönemdeki bantları kapsıyordu?

BA. Radyoda bulunan bütün bantları, en başından beri biriken bütün kayıtları mı?

Tabii tabii. Baştan beri.

EP. Sadece bantlar mıydı taradıklarınız, plaklar da var mıydı?

MB. Bant, plak, hepsi.

Ne zaman oldu bu çalışma?

MB. Valla, bin dokuz yüz…[1]

BA. Ankara Radyosunda da vardı bu bant, plak birikmesi.

MB. Vardı, ama ben ayrıldıktan sonra onlar ne oldu, bilemiyorum. İlk radyo plaklarımı orada doldurmuştum. Şehnaz makamında eserler okumuştum. Onlar şimdi ne oldu, sakladılar mı, saklamadılar mı, hiç bilmiyorum.

EP. Bir de şöyle bir şey var kulağımda kalmış: bantlar doldurulduktan sonra kayıt yayına girmeden önce dinlenilirmiş. Demek ki, böyle bir denetim işlemi vardı.

Tabii tabii. Şöyle olurdu… Radyo yönetiminin kadrosunda olan bir sanatçı, mesela bir şef, bir kişiyi görevlendirir. O kişi geçer makinenin başına, o günün bütün bantlarını dinler. Elinde bir de yazılı program vardır. Kendi kulağına göre, kendi anlayışına göre, herhangi bir yerde bir aksama görürse oraya işaret koyar, ondan sonra şefe der ki, ben burada şöyle bir şey gördüm, bir de siz dinleyin, bir mahzuru var mı, falan… Şef dinler, mahzurluysa o bant yayına girmez, yoksa girer.

Peki bu nasıl bir denetim? Teknik bir denetim, teknik kusurlara bağlı bir şey yani…

MB. Evet, başka ne olabilir? Bir ses düşmesi olabilir, yanlış bir sese basmıştır, ne bileyim ben, şarkıcıyı gıcık tutmuştur, öksürmüştür, olmaması gereken bir şey mikrofon açıkken olmuştur.

EP. Yani birtakım pürüzler, kusurlar, defolar…

MB. Bu gibi şeyler önceden önlenmiş oluyordu. Ben bir de nota komisyonunda çalıştım.

EP. Bir de bunu anlatsanız.

MB. Nota Tetkik Kurulu… Bunun mânâsı şu… Bir yığın bestekâr, yeni bestekârlar, eskiler, bir şeyler besteliyorlar. Bir güfteyi alıp besteleyip gönderiyorlar radyoya. Bunlar epey bir yekûn tutuyor. Bunların hepsini arşive kaldırmak imkânsız. Bu kurul, Nota Tetkik Komisyonu, notaları tetkik etti. Ondan sonra, matlûba hasıl olanları, yani radyoda icra edilebilir olanları ayırdık, olmayanlara red cevabı verdik. Bu iş ben ayrıldığım zaman da devam ediyordu.

EP. Buradaki ölçütünüz neydi? Matlûba uygun olup olmaması mı?

Pek çok faktör var. Bir defa güfte, en başta güfte, edebiyat kaidelerine uygun olacak. Sonra, müstehcen olmayacak. Prozodinin iyi olması lazım. Makamın, usûlün iyi kullanılmış olması lazım. Bunun gibi faktörler.

BA. Güftenin müstehcen olmaması dediniz ya, orada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak lazım. Bazı eserler vardır, üstelik değerli bestekârların eserleri, güfte müstehcen sayıldığı için, sırf bundan dolayı okunmuyor. Bu konuda ne yapılabilir acaba?

EP. Bazı kelimeler değiştirilerek okunuyor.

BA. Bazıları çok küçük değişikliklerle okunmuştur, ama değiştirilemeyecek olanlar da var, yani güftenin tamamı neredeyse öyle. O zaman yeni bir güfteyle mi okumak gerekir? Bu çok düşündürücü bir nokta, çünkü o eser okunmamış olacaktır, silinmiş olacaktır tarihten.

MB. Bir yorum meselesi bu.

BA. Yorum değil, güftenin kendisi ortada…

MB. Şimdi bakınız, bir şehnaz şarkı var: Bir nevcivana dil müpteladır. Nedir nevcivan?

BA. Erkek, genç erkek. Ama bunlar daha bir örtük olduğu için pek dikkat çekmiyor. Bir de doğrudan doğruya açık saçık şeyler var.

Tamam, örtük biçimde. Açık saçık şeyler varsa onları zaten okumamak lazım.

BA. Ama ben onu soruyorum. Bu eserler de okunmadığı sürece yok edilmiş olmuyor mu?

EP. Bir parantez açayım, tabii sen bunu sadece radyo bağlamında söylemiyorsun. Çünkü radyoda okunmayabilir, ama başka bir yerde okunursa tarihten silinmez. Sen daha genel bağlamda soruyorsun bunu.

BA. Hem radyo hem genel olarak musıki tarihi açısından soruyorum. Müstehcen olduğu için okunmuyor dediniz de, radyoda başlatılmış bir uygulama bu. Hiçbir yerde okunmuyordur belki de.

Tabii, şunu da söylemeli: radyo örnek oluyor aslında. Radyoda okunmuyor veya değiştiriliyorsa dışarıdakiler de o örneğe göre davranırlar. Öyle bir tarafı da var işin. Peki kimler vardı Nota Tetkik Kurulunda?

Aşağı yukarı aynı arkadaşlar. Alâeddin Şensoy, Alêeddin Yavaşça, Sadun Aksüt, Abdullah Özman, Erol Sayan, ben.

BA. Muzaffer Bey, sizin radyo hayatınıza kısaca baksak bile şunu görürüz: siz radyonun tam anlamıyla mutfağından gelen bir insansınız.

MB. Herhalde!..

BA. 1947’de Ankara Radyosuna giriyorsunuz stajyer olarak. Sonra kademe kademe çeşitli programlarda, faaliyetlerde yer alıyor, radyo bünyesindeki bütün basamaklardan geçiyor, en sonunda da, bu kurumun en itibarlı, en seçkin topluluğu olan, Mesut Cemil’in kurduğu “Klasik Koro”ya şef olma şerefine erişiyorsunuz.

MB. Öyle ise, eriştim demektir. Size bir şey söyleyeyim mi? Ben Mesut Cemil Bey’le tanıştığım, onun karşısında okumaya başladığım zaman, o, bende o kadar büyük bir hayranlık uyandırmıştı ki, şöyle demiştim içimden: azmedeceğim, inşallah, ben de bir gün onun gibi bir şef olacağım…

O hevesi duydunuz.

MB. O hevesi duydum, o gayeyi güttüm; başarabildiysem, onun kâbına erişemem tabii ama, bir şeyler başarabildiysem ne mutlu bana.

Elbette başarılı oldunuz.

Sizi hayran bırakan şey neydi Mesut Cemil’de, nesine hayran olmuştunuz?

MB. Bir defa, Mesut Bey dopdolu bir insandı. Hem edebiyat bakımından, hem musıki bakımından. Çok güzel konuşurdu. Onu tanıyınca hayranlık duymamanıza imkân yoktu. Hakikaten komple bir insandı.

Sizin disiplinli bir sanatçı olduğunuz besbelli. İlkeleriniz var, bütün musıki hayatınızda görülüyor bu disiplin. Ama bütün arkadaşlarınız böyle değildi herhalde.

BA. Evet, sizin tenkitleriniz de olması lazım, radyoyu bu kadar iyi tanıyan bir musıkicisiniz.

MB. Eee, bu kadar senedir ekmek yiyoruz oradan, nasıl tenkit edeyim ben şimdi!

BA. Edebilirsiniz, her müessesenin tenkit edilecek tarafları vardır.

MB. Tabii tabii, muhakkak ki. Size samimi bir şey söyleyeyim… Ben kendimi müziğe, mesleğime o kadar verirdim ki, bilemezsiniz. Bir konserde topluluğun şefi bir anda hastalansa, pat diye başı dönüp yere yıkılsa… Ne olur o konser? İptal mi edilir? Bence birimizin çıkıp idare etmesi gerekir. Münir Nurettin İcra Heyetini idare ederken bazen böyle bir sahne gelirdi gözümün önüne. Derdim ki içimden, Allah göstermesin, Münir Bey’in başına böyle bir şey gelirse, ne yapabilirim? Çok çok istisnai bir durum tabii. Öne çıkıp o konseri idare edebilecek şekilde hazırlardım kendimi.

BA. Bu kadar büyük bir sorumluluk duygusu taşıyordunuz… Siz o zaman Münir Nurettin’in yönettiği İcra Heyetinde koristsiniz. Koro elemanıyken gösterdiğiniz ciddiyeti şef olarak da gösteriyorsunuz. Şef olduğunuzda koro elemanlarından aynı ciddiyeti beklemeniz kadar tabii bir şey olamaz. Herhangi bir korist aynı ciddiyeti göstermezse ona karşı tutumunuz nasıl olurdu? Aradığınız ciddiyeti göstermeyen kişiler de vardı belki.

MB. Aynı sorumluluğu herkes taşımaz, taşıyamaz tabii. Size yine bir hikâye anlatayım. Münir Nurettin insanı her an şaşırtabilecek bir adamdı. Üsküdar Tiyatrosunda konserdeyiz. Birden bana işaret etti. Hani o “Çepçevre bahar içinde” şarkısı vardır ya, muhayyer makamında, gel bunu oku demez mi! Prova yapmamışım, onun okuduğu akort “bir ses aşağı”. Benim sesim bariton, akordum daha aşağıda. Salonda Şehime Hanım da var, karısı. Kontrpiyede kalmıştım. Ama şarkı ezberimde, çıktım okudum. Konserden sonra Şehime Hanım, “Muzaffer tebrik ederim” diyordu. Kısacası, her an hazırlıklı olmak lazımdı.

Doğru söylüyorsunuz, aslında bir musıkici, bütün ömrü musıkiyle geçmiş bir insanın her an çıkıp bir şarkı söyleyebilmesi lazım. Ama bu gibi şeyler nadiren görülür. Sizin başınızdan geçen ilginç şeyler çoktur. Böyle bir iki anınızı anlatır mısınız?

Ankara’ya dönelim. Stajyeriz. Bizim devreden Berrin Kurt (sonra Erbay oldu soyadı) bir gün bana dedi ki: “Muzaffer, senden bir şey rica edeceğim. Benim bir arkadaşım var, hasta yatıyor kızcağız, senin sesine hayran. Seni görmek, senden bir şarkı dinlemeyi çok istiyor, onun bu isteğini yerine getirir misin?” Peki dedim, yerine getireyim. Kalktık bir gün Berrin’le o hanımın evine gittik, hakikaten hasta, yatıyor, geçmiş olsun dedim. Muzaffer Bey, n’olur bana Udî Hasan Bey’in ısfahan şarkısını, “Sen de mi hâlâ esir-i zülf-i yâr olmaktasın”ı okur musunuz dedi. Okurum dedim, okudum. Kızcağız ağladı, memnun oldu, sevindi.. Sonra ayrıldık. Seneler sonra bir imtihan için Ankara’ya gitmiştim. Şefin odasında oturuyordum, sarışın bir hanım girdi içeri. Hocam, dedi, beni tanıdınız mı? Valla dedim, gözüm ısırıyor, ama çıkaramayacağım şu anda dedim. Ben, dedi, Gönül Akın… Hani benim evime gelmiştiniz, hastaydım, şarkı söylemiştiniz bana!… Ayyy! Demek oymuş, o kızcağızmış… Sarıldım, hislendim, gırtlağım düğümlendi, ağlamaklı oldum. Öyle bir hadise geçti başımdan. Hiç unutamayacağım bir olaydır.

BA. Çok ilgi çekici. Güzel bir üslubu vardır Gönül Akın’ın. Siz o zaman tanımıyordunuz o genç kızın Gönül Akın olduğunu, musıkiyle alakası olduğunu…

Hayır, bilmiyordum.

BA. O zaman musıkiyle alakası yoktu belki, bilmiyorsunuz.

Hayır, ondan sonra oldu alakası.[2]

EP. Sizin bir de Yusuf Nalkesen’le ilgili bir anınız vardı. Onu da anlatır mısınız?

MB. Istanbul Radyosunda “Beraber ve Solo Şarkılar”ı yönetiyorum. Nota tetkik etmeyi, araştırmayı severim dedim ya, Yusuf’un hüzzam makamındaki bir şarkısını geçtim, “Madem küstün dargındın”. Baktım şarkı gayet güzel. Tam da “beraber şarkılar”da okunacak bir şey. Notayı tashih ettim, sonra basıp çoğalttım, programa koydum. Başka bir gün, getirip Nadir Hilkat Çulha’ya verdim okusun diye. “Bu şarkıyı sen oku, bak, ilk defa okunacak,” dedim. Sırası geldi, Nadir şarkıyı okudu, ondan sonra şarkı meşhur oldu.

Bir gün bir mektup geldi bana. Baktım, Yusuf’tan. Mealen şunları yazmıştı: “Sevgili Muzaffer, yahu, nereden çıkardın o şarkıyı? Bende bile notası yok, unutmuş gitmişim. O kadar sevindim ki, bilemezsin. Sana çok teşekkür ederim.” Ee tabii, insanın hoşuna gidiyor böyle şeyler. Araştırmakla oluyor bu.

EP. Evet, siz notayı buluyorsunuz. Sizde “çantalık” denilen notalardan da çok vardır herhalde.

MB. Tabii, evet.

BA. 1994’te rahatsızlığınız dolayısıyla radyodaki çalışmalarınızı bırakmak zorunda kaldınız.

Öyle oldu evet.

BA.1994’ten bu yana radyoda bir icracı olarak yer almıyorsunuz, ama radyo dinlemeye devam ediyorsunuz, değil mi?

Dinliyorum, radyo da dinliyorum, televizyon da seyrediyorum.

EP. Arkadaşlarınızı özlüyorsunuzdur.

BA. Çok teşekkür ederiz programımıza katıldığınız için.

MB. Ben de teşekkür ederim, zevk aldım sizlerle beraber olmaktan.

                                                            Bandı çözenler Bilge Çanakçı – Enes Kökdemir


[1] Muzaffer Birtan burada tereddüt etti. Aynı çalışmaya katılan Cüneyd Kosal’ın (bkz.) anılarından 1990’lı yıllar olduğunu öğreniyoruz- y. h.

[2]Gönül Akın 1933’te Ankara’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarında okudu. 1953’te Ankara Radyosuna girdi. 1961’de yılın en beğenilen ses sanatçısı seçildi. Yıllarca Ankara Radyosunda okudu. 2018’de Ankara’da öldü. Aynı zamanda ressamdı. Muzaffer Birtan 1952’te Istanbul’a geldiğine göre, Gönül Akın o günlerde henüz musıkicilik mesleğine adımını atmamıştı.- y.h.

| 2020-05-26T15:38:18+00:00 17 Mayıs , 2020|Genel, Mecmua, Radyo Anıları|0 Comments

Yazar Hakkında: